Yöresel Kelimeler

YÖRESEL KELİMELER

Bir anadilin sınırları içinde bölge ve sınıflara göre değişen söyleyiş özelliğine ağız (şive) denmektedir. Bu bize insanların yöresini tanımada yardımcı olmaktadır.
Örnek vermek gerekirse; yapıyum, ediyum, yapayirum, edeyirum, yapıverecem, ediverecem, yapırem, edirem gibi farklılıklar gözlenmektedir. Genelde kullanılan kelimelere benzeşenler dışında bölgemiz ağzı ve yöremize özgü birçok kelimeyi yarınlarımıza aktarabilmek veya unutanlara hatırlatmak amacıyla derleyip, kayıt altına almaya çalıştık.

Düzenleyen: Orhan Poşul

 


                    (A)     

ABA:     1)Abla.2)Kalın kumaştan yapılan elbise,palto.
ABDU:     Abdullah isminin yöremizde söylenişi.
ABRUL AYI:     Nisan ayı.
ACA, ACAP, ACABULA:     Kararsızlık, merak, şüphe bildirmek üzere kullanılır.Acaba.
ACCUK:     Azıcık.
ADI BATASICA:     Beddua amacıyla söylenir.
AFUR:     İneklerin bekletildiği yer, ahır.
AGA:     Erkek kardeş için söylenir.
AGUBAT:     Mahkemelerde başkasının hakkını arayan, avukat.
AĞIRAMAK:     Eşek veya katır bağırması, anırması.
AĞRI:     ‘den ileriye,’den doğru'' anlamında bir edat.
AĞŞAK, AĞARŞAK:     Yün eğirmeye yarayan aletin yuvarlak parçası.
AĞUŞUK:     Yarı açık.
AHA, AHACUK:     İşte burada.
AHT:     1)Dilek, vaat.2)Beddua.
AKLINA DAMMAK:     Aklına gelmek.
AKULDANE:     Herkese akıl veren kişi, ukala.
ALAF:     Hayvana verilen bitki demeti.
ALAMUK:     Yağmurdan sonra güneşin bulutların arasından kuvvetli bir şekilde vurması.
ALA PAKLA:     Barbunya fasulyesi.
ALEM EŞKERE:     Herkesin bildiği, gördüğü, duyduğu şekilde.
ALLAH BAYNITMASIN:     Beddua amacıyla ''Allah iyi gün göstermesin.'' manasında söylenir.
ANDIR, ANDIR GALSIN:     Kötülemek maksadıyla ''yerin dibine girsin.'' anlamında söylenir.
ANGARE:     Hatır için yapılması istenen iş, angarya.
ANNAK:     Görünür yer, meydan.
ANNAKLAMAK:     Arkasından ya da gelişine bakmak, gözetlemek.
ANUK:     Nane.
ARKURU:     Paralel, çapraz, aykırı.
ASLUHU LESLUHU:     Aslı, nesli ve geçmişi.
AŞKİ:     Olayın nedeninin belli olması.
AŞGU:     Yufka.
AŞGU MAKARUN:     Yufkadan açılan makarna, erişte.
AVCUK:     Avuç.
AVU:     Zehir, ağı.
AVU ÇİÇEĞİ:     Dağda yetişen sarı ve mor çiçek açan bir bitki.
AVUZ:     İnek doğurduktan sonra ilk sütünden yapılan yemek.
AYAM:     Hava, hava durumu.
AYAMA:     Takılmış isim, lakap.
AYNINDA:     Göz ile görülen.
AYTDAMAK:     Bahçede ağaç budamak, ağaç temizlemek.

                    
(B)     

BACILIK:     Ahiret kardeşliği.
BADIÇ:     Kabuklu fasulye.
BAĞAR:     Göğüs, sine.
BAHA:     Fiyat, paha.
BAHALU:     Fiyatı yüksek, pahalı.
BAKRAÇ:     Metalden yapılmış kulplu yoğurt, süt kabı.
BAKULUK:     Satılık olmayan, teşhirlik olan.
BALDIRAN ARMUDU:     Bir armut çeşidi.
BANDIK:     Mor çiçek açan yabani bir bitki.
BAR:     Beyaz küf.
BASUK:     Zayıf, cılız, cüce kimse.
BAŞAK:     Fındık toplandıktan sonra dalda geri kalan taneler.
BAT:     Tahta ya da ağaçtan yapılmış çit, avlu.
BATMAN:     Yöremizde ağır anlamında kullanılan, miktarı bölge bölge değişen, genelde 8 okka gelen ağırlık ölçüsü birimi.
BAYAK:     Az önce, demin.
BAYNIMAK:     Gelişmek, büyümek.
BEH:     Alınan veya yapılan bir iş neticesinde karşı tarafa verilen ön para, kaparo.
BEK:    Hızlı, sert.
BEKİTMEK:     Sert tekme ya da yumruk vurmak.
BEKÜŞTÜRMEK:     Sağlamlaştırmak, gevşekliğini gidermek, pekiştirmek.
BEL:     Çatal ağızlı toprağı belleme aleti.
BEZENE:     Fasulyeye benzer taneli bir bitki, bezelye.
BILDIR:     Geçen sene.
Bİ BİŞÜRÜM:     Pişirimlik, pişirilecek kadar.
BİÇİK:     İnek yavrusu.
Bİ HAMLA:     Tek harekette, bir seferde, bir hamlede.
Bİ TA:     Bir daha.
Bİ DOMA:     Azıcık.
Bİ DUTAM:     Azıcık.
Bİ GOŞAMA:     2 avuç dolusu.
BİLEKİM:     Meğerse, halbuki, oysa.
BİLERZÜK:     Bilezik.
BORUMBOK:     Gidişat ya da yapılan iş çok kötü manasında.
BOSTAN:     Hıyar, badem.
BÖĞCÜK:     Böcek.
BÖĞÖN:     Bugün.
BÖĞÖR:     Göğüs, sine.
BÖĞÖRMEK:     Yüksek sesli devamlı bağırmak ya da öksürmek.
BÖĞREK:     Böbrek.
BUCAKLUK:     Evdeki mutfak odası.
BULAŞUK:     Dedikodu yapan.
BURKMA:     Ters çevirerek sıkma.
BUYMAK:     Üşümek.
BÜK:     Dere kenarındaki düzlük arazi.
BÜNGÜLDEMEK:     1)Dağılmak, kaynamak.2)Coşmak.

                    
(C)     

CİGARA:     Sigara.
CAHT:     İstek, vaat, çaba.
CAMADAN:     Yünden yapılan sırt çantası.
CAMIŞ:     Manda, camız.
CAM IŞIĞI:     Gazla çalışan camlı lamba.
CANG ETME:     1)Aklı başına gelme.2)Surata vurulan şamar.
CAPLAMA:     Çatıya ya da çite paralel çakılan az kalın çıta.
CARCUR:     Ateşli silahlardaki mermi kutusu, şarjör.
CARTDAK:     Aniden, birdenbire.
CASCAYDAK:     Tek başına, yalnız, çıplak.
CAZU:     1)Geceleri mezardan çıkıp insanlara kötülük ettiğine inanılan yaratık, cadı.2)Tuttuğnu koparan girgin ve becerikli bayan.
CEEK GARGA:     Bağıran alakarga.
CEMBER:     Başörtüsü.
CEMEK:     Bir balık avlama yöntemi.
CEMİLDİK:     Misket, mıras.
CENDERME:     Jandarma.
CEPKEN:     Yağmurluk.
CERLEMEK:     Sinirlenmek, bağırmak.
CIDIK:     Dal ile yapılan kuş kapanı.
CILK:     Çürük yumurta.
CIMBIŞ:     Eğlenceli, komik, cümbüş.
CINGAN, CINGANE:     Çingene.
CIRANG ETMEK:     Vücudun görünen yerine vurup ses çıkartma.
CIRCIR:     1)Fermuar.2)İshal.
CIRIM CINGIL:     1)Ağaçta meyvelerin çok miktarda olması.2)Elbiselerin üst üste veya yırtık pırtık olması.
CIRITTA:     Bir tür hamur kızartması.
CIRMAK:     1)Kedinin tırnağı.2)Ağaç kökünün ince kısmı.
CISCIBIT:     Sırılsıklam ıslanma.
CIVIZ:     Oynan oyunu bozan, mızıkçı.
CIZMA:     1)Vazgeçme.2)Çizmek.3)Çizme.
CİCİK:     Meme.
CİDDİK:     Uğurlu haber getirdiğine inanılan bir kuş.
CİİPBEK:     Saklambaç.
CİLİM ÇAMUR:     Bir çeşit ıslak toprak, killi toprak.
CİMCÜK:     1)İki parmak ile etin sıkıştırılması, çimdik.2)Çok az, azıcık.
CİMBİT:     Kaş alma aleti, cımbız.
CİNİBİS:     Uyanık, cin gibi.
CUFARLANMA:     Zehirlenme.
CÜCÜK:     Tavuk, kuş yavrusu.Civciv.

                    
(Ç)

ÇAĞLAN:     Şelale, çağlayan.
ÇAKITDAK:     Olmamış küçük meyve.
ÇAL:     Yüzdeki çiller.
ÇALIK:     Bakımsız, zayıf.
ÇALINMIŞ:     Cin çarpmış.
ÇALMAK:     Boya, badana, sıva sürmek.
ÇALPAMA:     Ayran.
ÇALPAMAK:     Çalkalamak.
ÇALPARA:     Kalaylı tencere.
ÇARA:     İnekten gelen akıntı.
ÇARUK:     Eskiden giyilen deri ayakkabı.
ÇAŞU:     Alış-veriş yapılan kalabalık yer, çarşı.
ÇATMAK:     1)Rast gelmek, rastlamak.2)Sinirli bir şekilde tartışmak.
ÇAVUŞ:     1)Bir işin amiri.2)Çok bilmiş, her konuda fikir yürüten akıl veren kişi.
ÇEBİÇ:     Keçi yavrusu.
ÇEÇ:     1)Ayıklanmış fındık.2)Madeni para.
ÇEKDÜRMEK:     Makinada anahtar vs. yaptırmak.
ÇEKMEK:     1)Balık vs. temizlemek, ayıklamak.2)Kaplamak, üstüne örtü, tahta, teneke örtmek.
ÇELPEŞTÜRMEK:     Çalkalamak.
ÇELPEŞÜK:     Karışık, dolaşık.
ÇENCÜK:     Kapı manalı, kilidi.
ÇEPEL:     Azar azar yağan kar.
ÇETEVEZ:     Kavgacı, yaramaz.
ÇITDAK:     Küçük ateş parçası, kıvılcım.
ÇITDAK BÖĞCÜĞÜ:     Ateş böceği.
ÇIN:     Bir meyvenin birkaçının beraber olduğu dalcık.
ÇIPIR:     Çok renkli, alaca.
ÇITIL:     1)Saç veya iplik gibi şeylerin düzgünlüğünün bozulması.2)Budanmış dalların çok ince olanı.
ÇİĞSENTİ:     İnce ince yağan yağmur, çiğse.
ÇİMMEK:     Yıkanmak.
ÇİMZÜRMEK:     Yıkamak.
ÇİL:     1)Meyve, sebzenin yeni olmuşu, küçüğü.2)Yüzdeki benler.
ÇİTLEK:     Ayçekirdeği.
ÇİVİT:     1)Meyve çekirdeği.2)Çamaşırları beyazlatmak için çivit otu bitkisinden çıkarılan mavi toz boya.
ÇOKMAK:     Bir yere toplanmak.
ÇOR:     Yemeklere aşırı tuz katılmış olması.
ÇORT:     Dikenli yer.
ÇOTANAK:     Yeşil kapsüllü birkaç fındığın toplu halde olanı.
ÇÖĞÖR:     Mısırın biçildikten sonra toprakta kalan gövdesi.
ÇÖKELİK:     Yoğurt kurusu, çökelek.
ÇÖMDÜRMEK:     Çöktürmek.

                    
(D)     

DA:     Cümleyi güçlendiren ek.
DADANUK:     Sık sık gelen, dadanmış olan, alışık.
DATDUK:     Sevimli, tatlı.
DALAMAK:     Isırmak, tırnaklamak.
DALDA, DULDA:     Yağmur, güneş, kar ve rüzgar vurmayan yer.
DARI:     Mısır.
DARTILMAK:     Ağırdan almak, nazlanmak, zoraki yapmak.
DASDAR:     Yün kilim.
DAVUN:     1)Kötü, zehir.2)Bir çeşit bağırsak hastalığı, ishal.
DAYAK:     Destek için konulan kazık.
DAYANÇA:     1)Koruyucu, hami.2)Destek için konulan kazık.
DAZIRATMAK:     1)Suyun yüksekten akması.2)Ayakta su dökmek.
DAZIR DAZIR YÜRÜMEK:     Kimseyi umursamadan küstahça yürümek.
DEBERTMEK:     Karıştırmak.
DEĞMEN:     Değirmen.
DEĞMEN PENDİ:     Değirmene gelen suyun kanalı.
DEKMÜK:     Tekme.
DEMBELHANE:     Akıl hastanesi.
DENGİM DEĞİL:     Yaşıtım, akranım, anlaşacağım kişi değil.
DENGİME DAYANDI:     Artık sabrım kalmadı.
DEPEBIZDIK:     Takla.
DEPÜK, DEKMÜK:     Tekme.
DERBEY:     Lastik ayakkabı çeşidi, Derby.
DEVRÜLE GALASI:     Beddua amacıyla ''ölesin'' anlamında.
DEYHA, DEYDAĞA:     İşte orada.
DIKIM:     Lokma.
DINGILDAMAK:     Tin tin oynamak, sallanmak.
DIŞALLIK, DIŞARUKLU:     Ecinni, cin.
DIVITDAK, DİVİTDEK:     Küçük şey.
DİBLE:     Karalahanadan yapılan bir çeşit yemek.
DOBUÇ:     1)Sivriliğini kaybetmiş, körelmiş.2)Yüzü gülmeyen, asık suratlı.
DOH:     ''Sese kulak ver''anlamında söylenir.
DOLAŞUK:     1)Düzen kuramayan, beceriksiz.2)Birbirine girmiş ip, saç.
DOMUZ AŞAĞA:     Sıklamen bitkisi, bu bitkinin soğanı.
DONAKLU:     Giyim kuşamı yerinde, süslü olan.
DONURA:     Vücut kiri.
DONZURMA:     Dondurma.
DORUK:     Yöremizde uzun çam ağaçları için söylenir.
DOZİRİK:     İki cevizin içinin oyulup çubuk takılmasıyla oluşan pervaneli oyuncak.
DÖĞCEK:     Çamaşırları derede yıkamak için ahşaptan yapılan alet, tokaç.
DÖKME:     Dalından değil, yere dökmek suretiyle toplanan meyve.
DÖMBEK:     İri, yuvarlak.
DÖŞEME:     1)Karalahanadan yapılan bir çeşit yemek.2)Evin iç tabanının tahta kaplaması.
DÖŞÜRMEK:     Meyve, sebze toplamak.
DUNDAR:     Üstü kapalı yer, sığınak.
DUZ DAŞI:     Turşu bidonunun ağzına konulan veya sarımsak, biber ve tuz ezilen taş.
DÜDEK:     Ham, olgunlaşmamış meyve.
DÜZMEK:     Hazırlamak.

                    
(E)     

EBE:     Nine, büyükanne.
EBEMGUŞAĞA:     Gökkuşağı.
EBRÜMEK:     Erime, eskimek.
ECCÜK:     Çok az, azıcık.
ECÜNNÜ:     Cin, ecinni.
EEY:     Bir seslenme nidası, çağrıya ''duydum'' manası verir.
EĞERCEK:     Yün eğirme aleti, kirman.
EĞLE:     Durdur.
EĞLENMEK:     Durup dinlenmek, birini beklemek.
EĞNİ:     1)Üst baş.2)Elbise giyecek vücut.
EĞŞÜN:     Ekmek, yufka çevirme aleti.
EĞESÜK GÖRMEK:     Evin ya da evlenecek olanın ihtiyacını karşılama.
EĞŞİ AYRAN:     Ekşimiş ayran.
EHEL:     1)İyi, güzel.2)Usta.
ELCEK:     Eldiven.
ELLEŞMEK:     İlişmek, rahatsız etmek.
EMCE, EMİ, EMİCE:     Amca.
EME:     Fakat, ama.
ENÜK:     1)Kedi köpek yavrusu.2)Yavru (alay ve şaka yollu söylenir).
EĞŞÜ HAMUR:     Hamur mayalamak amacıyla saklanan mayalık hamur.
EŞ:     Doğum olayından sonra geriden gelen parça, peş.
EŞKERE:     Herkesçe bilinen, aşikar.
EVECAN:     1)Ayağına çabuk, hızlı.2)Yerinde duramayan.
EVELEK MANTARI:     Bir çeşit mantar.
EVMEK:     Acele etmek.
EVZA:     Kibrit.
EY VERMEK:     Çağrıya cevap vermek.

                    
(F)     

FELFEKİÇ;     Paramparça, yırtık, buruşuk.
FELFEŞİR ;    Gözleri parlayan, uyanık.
FEŞEL;     Yaramaz çocuk.
FETİR;     Bir hamur kızartması.
FIRFIKIÇ;     Üst üste doldurulmuş, iç içe.
FIŞITMAK;     Kaldırıp atmak.
FIRIN DARISI;     Fırında kurutulmuş mısır.
FIRIN PAKLASI;     Fırında kurutulmuş taze fasulye.
FIŞKI;     Dışkı.
FIYMAK;     Kaçmak, kayıp gitmek.
FİĞ;     Ekilip biçilen bir bitki.
FİNNURİ;     Tenekeden bozma lamba.
FİRAVUN;     Art niyetli, kötülük düşünen.
FOLTAK;     Bol, büyük olan, geniş, sıkmayan.
FONİ;     Huni.
FÖSÜK;     Dişsiz, dişler dökülmüş.
FÖTDEK;     Büyük gözleri olan.
FURMA;     Hurma.

                    
(G)     

GABALAK;     1)Yüksek yer, tepe.2)Galdiriğe benzer bir bitki.
GAFA GOÇANI;     Nüfus kağıdı.
GAGALİÇ;     Biçimsiz, tipsiz, şekilsiz.
GAKMUK;     Yumruk.
GAHİRLENMEK;     Duygulanmak.
GALA;     Kale.
GALDİRİK;     Yaprağının sapından yemek, turşu yapılan bir bitki.
GALEMLİK;     Evlerde ateş yakılan yerin üstü, baca kapağı.
GAMBAK;     Başında saçı olmayan, kel.
GALBİ PIYIR PIYIR ETMEK;     Mutluluktan uçmak.
GALİSER;     Şebinkarahisar'ın yörede söylenişi.
GALUK;     Evlenme çağı geçmiş kız.
GAN AYAKLU;     Uslu, sakin, saygılı.
GANNU;     Kan davalı.
GAPÇUK;     Göz kapağı.
GARAGIŞ AYI;     Aralık ayı.
GARALASTİK;     Bir lastik ayakkabı çeşidi.
GARAMUK;     Gelişmemiş fındık tanesi.
GARA TAVUK;     Bir kuş türü.
GARCAŞTURMAK;     Olacak bir işi bozmak, karıştırmak.
GARALTU;     1)Gölge.2)Cismi belli olmayan hareketlilik.
GARAR BAZAR;     Ölçmeden, tartmadan, tahmini.
GARAVU;     Ağı çiçeği.Diğer adı; orman gülü.Mor çiçek açan kara avu çiçeği.
GARİPSEMEK;     Birini özlemek, duygulanmak ya da bir şey karşısında hayret etmek.
GARŞILAMA HAVASI;     Düğünlerde oynanılan bir oyun türü.
GASIT DEMEK;     Yalan söylemek veya şakadan söylemek.
GAŞGABAN;     Dikenli, uçurumlu yerler.
GATIRAN;     Zift, katran.
GATUK;     Ayran veya ekmeğin yanındaki ikinci yiyecek, içecek.
GAV;     Kuru ağaç mantarı.
GAVİL;     Verilen, karşılıklı anlaşılan söz.
GAVLAN;     Kırlarda yetişen ve gövdesi yenilen bir bitki.
GAVUNÇ;     Hadım olmuş.
GAYBANA;     'Kayıp olsun'' anlamında kullanılır.
GAYDA;     Türkü, name.
GAYDALANMAK;     Kendi kendine dertli türkü söylemek.
GAYDA VURMAK;     Çalgı aletiyle şarkı, türkü söylemek.
GAYMAĞAM;     Sevgi sözcüğü''yavrum, evladım''.
GAYNA     Git, defol.
GAZEL;     Kuru yapraklar.
GECİN;     Fırında kurutulmuş fasulye.
GEÇEK;     Merdiven.
GEGEK;     Bir aletin çıkıntısı, burnu.
GEGİRTDEK;     Zayıf, kuru.
GELAVU;     Sincap.
GELEK;     Sebze, kitap, defter yaprağı.
GELİNÇİ;     Düğün alayı.
GEME ;    Fare.
GEMÜRMEK;     Ağızda çevirmek, oyalanmak, kemirmek.
GERCE;     Sarmaşık ağacı.
GERU;     Dal eğmeye yarayan ucu bükük sopa.
GEVÜK;     Dişlerı çıkık olan.
GI;      ''Kız'' anlamında söylenir.
GIPCUK;     Kirpik.
GIBRU, GIBRAĞA;     Kurbağa
GICIRIM, GICIRUK;     Kinlenme, sinirlenme.
GIÇ ATMAK;     1)Hayvanın arka ayaklarıyla vurması.2)Arabanın şarampolde kalması.
GILINMAMAK;     Birine ihtiyaç duymadığını belli etmek.
GILGIBIÇ;     Kıl, tüy gibi şeyler.
GINDIRA;     Sulak yerlerde yetişen ince uzun yapraklarının kenarları keskin hasır yapılan koyu renk bir çayır otu.
GINNAP;     Sicimden biraz kalın ip.
GIRAN;     Köyün ya da mahallenin genellikle merkezine yakın boş ve düz arazi.
GIRKMAK;     Saç, sakalı veya bahçedeki dikenleri tıraş etmek.
GIRKLU;     Loğusa.
GISGIÇ;     Kıskanç.
GISMUK;     1)Cimri.2)Çimdik, sıkma.
GIŞMUK;     Tekme, hayvan tekmesi, çifte.
GIYMUK;     İnce odun parçası, kıymık.
GIYNAK;     Küçük parça.
GIZMITMAK;     Sinirlendirmek, kızdırmak.
GİCİŞMEK, GICIŞMAK;     1)Kaşınmak, yerinde duramamak.2)Ekşi meyve veya metal çizimi esnasında dişlerin hassaslaşması, aşırı algılı olması.
GİREBİ;     Burunlu, küçük balta.
GOBARMAK;     Kibirlenmek, gururlanmak, şişinmek.
GOCAMAN ;    Kocamış erkek.
GOCCAMAN;     Çok büyük.
GOGİL, GUGİL;     Ensede toplanan saç topuzu.
GOĞUK;     1)Mağara, çukur.2)Dişin çürüyüp boşalan yeri.
GOĞUZ;     Kova, bidon gibi eşyaların içi tam dolmamış, yarıdan yukarıda olması.
GOMİT;     Makbul olmayan bir balık çeşidi.
GONUŞUK;     Verilen söz.
GOPÇA;     Düğme.
GORUK;     İçi kurtlu veya boş fındık.
GOŞAM, GOŞMAK;     İki avuç.
GOT;     Eski bir ölçü birimi, ölçü kovası.
GOT GAFALU;     Büyük, kalın kafalı, salak.
GOYA;     Sanki, güya, sözde.
GOYUN;     1)Göğüs, sine.2)Koyun.
GOZAK, GOZALAK;     Olgunlaşmamış meyve.
GÖBEL;     Köpek yavrusu.
GÖDEN;     Su kurbağası.
GÖĞNÜK, GÖĞNÜMÜŞ;     1)Meyvenin içinin kararıp, yumuşaması.2)Yanık, ateşli kül.
GÖĞSÜ GIZIL KUŞU;     Bir kuş çeşidi.
GÖÖ;     1)Yeşil renk.2)Gökyüzü.3)Olgunlaşmamış meyve.
GÖÖRTDEME;     Ekşimiş ayran.
GÖSCEK;     Gözlük.
GÖTCEBİ;     Arka cebi.
GÖTÜN GÖTÜN GİTMEK;     Geri geri gitmek.
GÖVEL;     Ördek.
GÖVERME;     İnsan yüzünün kansız olması, beyaz yüz.
GÖZE;     1)Suyun topraktan ilk çıktığı yer.2)Dolap ve mutfak dolabı gözü.
GUFA;     Kova.
GUKGUK;     1)Guguk kuşu.2)Bir çeşit çiçek adı.
GULAKLU;     İki tarafı tutacaklı küçük tava, sahan.
GURNA;     Çeşme.
GURSAK;     Mide.
GUŞGULİK;     Başı yaşmakla yarım bağlamak.
GUVALAK;     Bir tür kuş, baykuş.
GUYTAK;     Derin olmayan.
GÜBÜR;     Pislik kırıntısı, çöp.
GÜCÜK AYI;     Şubat ayı.
GÜDÜNE;     Mısır taneleri çıkarıldıktan sonra geriye kalan kısım.
GÜGÜM;     Su taşımaya yarar bakır kap, güğüm.
GÜLK;     Tavuğun civciv çıkarmak üzere yumurtaya yatma zamanı, gurk.
GÜN DARISI;     Güneşte kurutulan mısır.
GÜNİ, GÜNNİ;     Güneyde kalan yer.
GÜVENEK;     Kara sinekten büyük, ineklere zarar veren bir hayvan.
GÜZÜN;     Son bahar, güz.

                    
(H)     

HA;     Anlama kesinlik sağlayan bir önek.
HAARDA;     Nerede?
HABLE, HABÖLE;     Böyle.
HABU;     Bu.
HABURA;     Burası.
HABURDAN AĞRI;     Buradan öteye.
HACCAK;     Güzel, iyi.
HAÇAN;     1)Ne zaman.2)Madem.
HAU;     O.
HAURA;     Ora.
HAM TEVEK;     Yabani sarmaşık.
HARAR;     Büyük sepet.
HAR HAR;     Hararetli şekilde, yoğun çalışma.
HARK;     Su kanalı, ark.
HARTAMA;     Çatı kaplama tahtası.
HAS;     1)Yakıştı.2)İpek, parlak kumaş.3)İyi ekmek, yemek vs.
HAS GIZ;     Hanım, hanımcık nazik kız.
HAŞİNDİ;     Şimdi.
HAŞIL;     Buğdaydan, mısır yarmasından yapılan bir yemek türü.
HAŞLAK;     Yakıcı, kavurucu hava.Haşlak yumurta: Haşlanmış, rafadan yumurta.
HATCA, HATCE;      ''Hatice'' isminin yöremizde söylenişi.
HAVRUZ;     Beşiklerdeki lazımlık, çiş yapma kovası.
HAVZE;     Yöremizde ''Hafize'' adının söylenişi.
HAYTA;     1)Yaramaz.2)Başıboş.
HE;     Evet.
HELENPİR;     Fiyatı düşük, külüstür.Kelepir
HELLE;     Undan yapılan sulu çorba.
HENNÜK;     Toprağın suya doymuş hali.
HERİ;     Daha. Gel heri: Daha çalışma gel.
HERS;     Hırsla karışık sinir.
HEVLE;     Helva.
HEYLEME;     Hayvanlara seslenme.
HILTAK;     Gevşemiş, yerinden oynamış.
HINÇ ETMEK;     Ezmek.
HIŞIR;     Buruşuk, eski, kırık, dökük, ezilmiş.
HIŞNAMAK;     Kişnemek.
HITDAMAK;     Küçük parçalara bölmek.
HIZAN;     Evlat, çocuk, torunlar.
HIZAR;     Büyük testere.
HİM;     Binanın temeli.
HODUL;     Hantal.
HOLTA;     Misina ve iğneli balık tutma aracı.
HOPCURAMAK;     Yüksekten atlamak, zıplamak.
HORSA;     Heves, hırs.
HOŞMAK;     Barbunyadan yapılan bir yemek türü.
HOŞMAK AĞAZ;     Gevşek, gevrek ağızlı.
HOŞURAN;     Bir bitki türü.
HÖLDÜRECEK;     Acele, tadına varmadan içilen.
HÖRELENMEK;     Kafa tutmak, dayılanmak.
HÖŞÜL;     1)Çayın dip kısmı.2)Bulanık sıvı.
HÖŞÜR HÖŞÜR;     Çok sıcak olan, kaynar olan.
HÜTDÜK;     1)Isıldık.2)Düdük.
HÜĞÜM;     Fındık dalı.

                    
(I)     

ICCAK;     Sıcak.
ILINCAK;     Salıncak.
IMIK;     Sıcak.
IRIP, IRIM TIRIM;     En ince ayrıntısı.
IRGAMAK;     Sağa sola sallamak.
IRGALAMAK;     Alakadar etmek.
ISMALLAMA;     1)Çarşıya pazara gidene verilen sipariş.2)Özel yapım.
ISTINGA;     Ağızına kadar sıkıca dolu.
IŞILDIK;     Dil ya da eli ağıza götürmek suretiyle melodili ses çıkarma, ısıldık.
IYIM SIYIM;     Darma dağın.
IYMAK;     Sermek, yaymak.
IŞGIN;     Taze sürgün dal, filiz.
IŞIMAK;     Gözlerin, yüzün parlaması.

                    
(İ)     

İBRAAM;      ''İbrahim'' adının yöremizde söylenişi.
İÇLİK;     Gömlek.
İLEĞEN;     Lehen.
İLEEK GÜN;     Önceki gün.
İLİSTİR;     Metal süzgeç.
İLENGER;     Büyük bakır tepsi.
İMLEK;     Kolay bir şekilde çözülecek düğüm, ilmik.
İNDEM;     Pek öyle değil.
İNTAAP;     Vücudun herhangi bir yerinin mikroplanması sonucu meydana gelen şişlik, kızarıklık, iltihap.
İSİİN;      ''Hüseyin'' adının yöremizde söylenişi.
İSKEMBİ;     İskemle.
İSTİDA;     Dilekçe.
İŞDONU;     Alt kısmına giyilen iç çamaşırı.
İŞMAR ETMEK;     Karşıdaki kişiye göz kırpmak.
İT DİRSEĞİ;     Gözdeki hastalık olan arpacık.
İT ÜZÜMÜ;     Üzüm veren yabani sarmaşık ağacı.

                    
(K)

KAKMAK;     1)Boynuz ya da başla toslamak.2)Yumruklamak.
KAVUK MANTARI;     Bir mantar çeşidi.
KAYNAĞRI;      ''Ölmeyesice'' veya ''kayna git''anlamında söylenir.
KEÇEMEN;     Kertenkele.
KEF;     Uzun zamandır yıkanmamaktan doğan kirlilik.
KEKİREMİŞ;     Çok ekşimiş yoğurt.
KELEK;     1)Zil 2)Yenmeyecek kadar olgunlaşmış hıyar.
KELEM;     Karalahananın gövdesi.
KELLE ;    Mısır koçanı ya da lahana demeti.
KELLİ FELLİ;     Kılığı kıyafeti düzgün, gösterişli adam. Kerli ferli.
KELPENTİ;     Kerpeten.
KEMRE;     İnek dışkısı.
KERANTU;     Tırpandan küçük kesme aracı.
KESMEK;     Gizlice şikayet etmek.
KESMÜK;     1)Sigara izmariti 2)Meyvenin yendikten sonra arta kalan kısmı.
KEŞAN;     Çubuklu desenli şal.
KEŞİK;     Beklenen sıra.
KEŞMEK;     Yıkanmamaktan doğan kirlilik.
KEYFANI;     İhtiyar kadın.
KIŞITMA, FIŞITMA;     Kaldırıp atmak.
KIYIN KIYIN GİTMEK;     Görmesini istemediğin kişiden habersizce uzaklaşmak.
KİKİREMEK;     İçten içe gülmek.
KİRAZ AYI;     Haziran ayı.
KİRAZ DUZLUSU;     İleride yenmek üzere kirazın tuzlanması.
KİTDİK;     Küçük sabun parçası.
KÖMÜŞ;     1)Manda 2)Çok uyuyanlar,tembeller için verilen bir sıfat.
KÖRSE;     Yuvarlak bileme taşı.
KÖKLEME;     Fındık fidanı.
KÖSTÜKÖPEK;     Köstebek.
KÖTEK;     1)Atılan dayak.2)Çamaşır yıkamada kullanılan ahşap tokmak.
KÖTÜLEMİŞ;     1)Hastalığı ağırlaşmış 2)Birine,kötü veya asılsız tarafı anlatılmış.
KÖZLEME;     Odun ateşinde yapılan şiş kebap.
KUFA;     Kova.
KÜLEK;     Yoğurt koyulan ahşap kap.
KÜLEK KAFALI;     Koca kafalı,geç anlayan.
KÜLLÜK;     Ocakbaşı,kül toplanan yer.
KÜPÜ;     Balta,keser,kazma,tabanca gibi şeylerin sırtı,kalın yeri.
KÜRÜL;     Bezelye.
KÜRÜMEK;     Kar,çamur,çöp yığını gibi şeyleri ileriye doğru sürmek.
KÜSKÜLEMEK;     1)Bir şeyi sopayla veye elle ileri doğru itmek.2)Gaza getirmek,kendi söylemek istediğini başkasına söyletmeye çalışmak.

                    
(L)     

LALAÇ;     Dilsiz.
LAZ ARMUDU;     Bir armut çeşidi.
LÖKÜS;     1)Hava basınçlı gaz lambası.2)Gösterişli, şatafatlı.
LÜLÜ;     Yemlemek için tavuğu çağırma.

                    
(M)     

MACİR;     Göçmen, muhacir.
MADA;     İstek, iştah.
MAĞZU;     Evin yakınında, fazla eşyaların konulduğu veya mısır kurutulan ahşaptan yapılmış yerin adı.
MAHANA;     Sebep, mana.
MAKSUS;     Gerçek olmayan, yalan.
MAL;     İnek, koyun, keçi gibi ahır hayvanı.
MANGIR ETMEMEK;     Değersiz, ucuz.
MANGIR GİBİ HAVA;     Kuru, ayaz hava.
MAPUSHANE;     Cezaevi, hapishane.
MAYIŞ;     Maaş.
MEDENİYET YILTARI;     Kravat, boyun bağı.
MEĞEL;     Ağzı geniş kazma.
MEH;     Buyur, al.
MENDABUR;     Aşırı derecede pis, kötü insan.
MENDEK;     Yemeği yapılan yabani bir ot.
MEREK;     Ot koyulan kulübe.
MERULCAN;     Dikenli sarmaşık ucu.
MEŞEBE;     Su koyulan kap, maşrapa.
MEZER GAÇGUNU;     Zayıf, benzi solmuş kişileri aşağılamak için söylenir.
MIH, MUF;     Hayvanların ayaklarına çakılan nal çivisi.
MIKSIÇTI, MISGIÇ;     Parasını harcamaya korkan, cimri.
MIRAS;     Misket, cemildik.
MIRIK DEMEMEK;     Her türlü ısrara, zorluğa karşı isteneni söylememek.
MOĞOŞ MOĞOŞ KOKMAK;     Ekşi ekşi kokmak.
MUGAYYED OLMAK;     Sahip çıkmak.
MUHANNET;     Korkak.
MURÇ;     Kalın demir delgi.
MÜKGEM;     1)Sağlam, sağlamlaştırılmış, muhkem.2)Çok güzel, şahane.

                    
(N)     

NABAL;     Günah, vebal.
NAFA;     Karayolu kamyonlarına verilen isim.
NALÇA;     Ayakkabı alt demiri.
NALGUN;     Arabaya yüklenen eşya için ödenen ücret, navlun.
NALET;     1)Allah'ın, insanların sevgisinden, ilgisinden yoksunluk.2)Berbat, kötü.
NALİN ;    Islak yerlerde kullanılan ahşap terlik, nalın.
NALGIRUĞU, MUFGIRUĞU;     Hırdavat, nalbur malzemesi.
NARDEK;     Pekmezin sulandırılmış hali.
NASIRANLI;     İnatçı.
NEBRİ;     Gayrımüslim olan kimseler.
NEMRUT;     Asık suratlı, çehresiz.
NEZÜK;     Tatlı, güzel, taze.
NİFİ;     Anayı, babayı dinlemeyen kız çocukları için söylenir.

                    
(O)     

OBUZ;     1)Büyük su, ark.2)Küçük dere.)Dar vadi.
OCAK ;    1)Aile.2)Bacanın altında ateş yakılan geniş yer.
OĞLUK;     Kalabalık olmayan.
OĞOL ;    1)Yavru.2)Sevme ya da acıma manasında söze anlam yüklemek için söylenir.
OKARI;     Yukarı.
ONMAK;     İyi gün görmek, mutlu ve zengin olmak.
ORAK AYI;     Temmuz ayı.
OYAN BUYAN;     Öteye, beriye.
OYNAŞ;     Eşinden başka, gayrımeşru eş.
OYRAK;     Çukur arazi, oyulmuş yer.
OTLUK;     1)Kara lahanadan yapılan bir yemek çeşidi.2)Otların toplanıp biriktirildiği yer.

                    
(Ö)     

ÖĞÖRSEMEK;     Hayvanın üremek amacıyla boğa isteği.
ÖĞSİ;     Ucu yanan odun.
ÖKLEMEK;     Bağlamak, sabitlemek.
ÖTÜREK;     İshal.
ÖZGER;     Rüzgar, yel.

                    
(P)     

PAKLA;     Fasulye.
PALAN;     Kalın örtü.Genelde eşeklerin üzerine örtülen kısa örtü.
PANCAR;     Karalahana.
PALDIR;     Bahçeden toplanıp hayvanların altına atılan ya da yedirilen ot yığını.
PALTAN GIRBAĞA;     İri kurbağa.
PASA;     Devamlı, habire.
PATDAK;     Patlak ağacından yapılan, orta boşluğundan yaprak topağı atılan oyuncak silah.
PATOS;     Fındık ayıklama makinası.
PE;     Doğal çukur, zeminden alçak yer.
PEE;     Değirmene su gelen kanal.
PEŞGİR;     Havlu.
PEŞGÜ;     Soba.
PEŞTEMBAL;     Bayanların etek üzerine taktıkları çizgili desenli örtü, peştamal.
PEZÜK TURÇUSU;     Pazıdan yapılan turşu.
PITDAK;     Patlayan mısır.
PIYKMAK, PIYKIRMAK;     Toprakta veya karda kaymak.
PIYMAK;     Kaçmak.
PITIRAK;     Üzerinde gezildiğinde yapışan yabani bir bitki.
PİNNİK;     Tavukların tüneme yeri.
PİSİK;     Kedi.
POOL;     Haşlanmış mısır.
PONTUL;     Pantolon.
PORT;     Elbisenin kullanıldıktan sonra tüylenmesi.
PÖĞREK;     Toprak ya da çimentodan yapılmış su akıtma borusu.
PUR;     Sert, kumlu toprak.
PÜRÇEK;     Fındığın çiçeği.

                    
(S)     

SACİYEK;     Ekmek pişirilen sacın altına konulan üç ayaklı yükselti aleti, sac ayağı.
SADIR;     Sidik.
SAKITDAK;     Kene.
SAL;     Tabut.
SAMAKSA;     Üzüm ve undan yapılan tatlı.
SAPLİYE;     Metal kepçe.
SARMA;     Karalahana dolması.
SASUK;     Tadı iyi olmayan (genelde su için kullanılır).
SAYFAN;     Bahçelerdeki bekçi kulübesi.
SEF;     Doğru olmayan, yanlış.
SEĞERTMEK;     Hızlı gitmek, koşmak.
SERENTİ;     Direkler üzerine yapılan kiler.
SEPKEN;     Rüzgarla yağan yağmur.
SERGÜ;     1)Mal satmak amacıyla açılan tezgah.2)Bir şeyin üzerine veya altına serilen örtü.
SIBARTDAMAK;     Gömlek vs. kolunu yukarı katlamak.
SIBIÇ;     Sap, yaprağın gövdeye birleştiği dalı.
SIKSAPI;     Sökülüp kurutulan küçük mısır sapı.
SIYNAK, SINNAK;     Büyük baş hayvan tırnağı.
SIYPUK;     Delirmiş, aklını yitirmiş.
SİFTE;     İlk yapılan alışveriş, siftah.
SİFTİİN;     İlk önce, evvela.
SİYMEK;     Küfür etmek.
SİNİ;     Sofra.
SİNİN GÜMBÜRDESİN;      ''Mezarın dağılsın'' anlamında kullanılır.
SİNMEK, SİĞNENMEK;     Saklanmak.
SİRON;     Açma yufkadan yoğurt, sarımsak dökerek, dürülerek yapılan bir yemek çeşidi.
SOYKA;     Kötü anlam veren ''yerin dibine girsin'' manasında.
SÖKÜTMEK;     Üstünü başını çıkartmak.
SÖYKÜNMEK;     Ağırdan almak.
SUSAK;     Kabak sülalesinden, içi oyularak su taşımaya yarayan bitki.
SÜRMEK;     1)Boya-badanalamak.2)Canlı veya cansız birşeyi istediği yöne götürmek.
SÜVE;     Eski evlerdeki büyük kapı sürgüsü.

               (Ş)     

ŞAĞDETNAME;     Diploma.
ŞALAK;     Yenmeyecek kadar olgunlaşmış, tohumluk ayrılan hıyar.
ŞARBA;     Maşrapa.
ŞAVULTU;     Gürültü ve yankılı ses.
ŞELEK;     Büyük sepet.
ŞEPEK, ŞİRPİK;     Göz çapağı.
ŞİRE;     Şıra.

              (T)     

TA;     1)Daha.2)Çok uzak anlamında.
TAFLAN;     Kara yemiş.
TAFLAN TURÇUSU;     Kara yemişten yapılan turşu.
TAM;     1)Çatı, dam.2)Ahır.
TARAN;     Dere içindeki kaya oyukları.
TAVUK MANTARI;     Sarı renkli bir mantar çeşidi.
TAY;     1)Sırtta taşınan yükün dengesi.2)Bebeğin yeni yeni yürüyüp dengesini sağlaması.
TEKEBIZDIK;     Takla.
TEKELCEK;     Tekerlek.
TEKÜLLÜ;     Sevgili, aşık olunan.
TEKNE;     Hamur yoğurmaya yarayan büyük ahşap kap.
TEKNE GAZUNTUSU;     Ailenin en son çocuğu.
TENGE;     Sepeti sırtta taşıma ipi.
TEREK;     Mutfak rafı.
TERSİNGIÇ;     Geri geri.
TESBÜK;     Tesbih.
TESPERMEK;     Üşüyüp, ürpermek.
TEVEK;     Asma ağacı.
TEZBERİ;      ''Acele buraya gel'' manasında söylenir.
TIĞYOZ;     Geçimsiz, aksi.
TIKILAK;     Küçük yuvarlak şey.
TIKIZ;     Çok sıkı.
TIMAN;     İç giysisi olan don.
TİĞREK;     Titiz, işgilli.
TİKEN ÇİLEĞE;     Böğürtlen.
TİLİ;     Yemek seçen.
TİNGİLDEMEK;     Gülerken göbeğin oynaması.
TİRMİT MANTAR;I     Bir mantar çeşidi.
TİVSİ;     Balık yavrusu.
TOKAÇ;     1)Şelek, harar gibi aletlerin yere değen ağaçtan ayağı.2)Derede çamaşır yıkamaya yarayan ağaçtan tokmak, döğcek.
TOKALAK;     İki yumruk büyüklüğünde toprak parçası.
TOP;     Felçli, eli ayağı tutmayan.
TOPLAYICI;     Dilenci.
TOPUR;     Çoklu fındık çotanağı.
TÖMBELEK;     Dümbelek çalgısı.
TÖNGEL;     Muşmula, beşbıyık meyvesi.
TULKURMA;     Şişme.
TULUK;     Yanak.
TÜKÜMCE;K     Tükürük.
TÜLLUK;     Bahçelerde yağmurdan korunmak için çalı, çırpıdan yapılan yer.
TÜRMEDAĞAN;     Çok dağınık, darmadağın.

               (U)     

UFRA;     Ekmek ve yufka pişirilirken sacın üzerine atılan un.
ULA;     Bir hayret ve sesleniş nidası.
ULUK;     Pis, pasaklı, boş boş gezen.
URA;     Erkeğe hitap ederken söylenen söz.
URUF OLMAK;     Sinirlenmek, çok kızmak.
URUFUN GAVUZ OLSUN;     Ruhun kaybolsun.
USLU;     1)Büyükler, ata.2)Yaramaz olmayan.
UŞAK;     Çocuk, evlat.
UYKU SEMETESİ;     Uyku sersemliği, uyku semesi.
UYRA;     Uykuda görülen, rüya.

                (Ü)     

ÜBRÜK;     İbrik.
ÜFLÜK;     Isıldık.
ÜĞRÜNMEK;     Hızlı yürüyememek, yan yan veya yuvarlanarak yürümek.
ÜL;     Civciv veya tavuk yemi.
ÜRKMEK;     1)Heyelan.2)Korkmak.
ÜRMEK;     Havlamak.
ÜŞMEK;     Toprağı kazarak çukur açmak veya yüksek yeri eliyle kazarak alçaltmak.
ÜZÜM AYI;     Ekim, kasım ayı.

                        
(Y)     

YABAN;     1)Uzak yer, orman.2)Gurbet.3)Yabancı kişi.
YAĞLAŞ;     Undan yapılan tatlı, muhallebi.
YAL ;    İnek için hazırlanan, su, kepek, un ve ot karışımı yemek.
YALAĞUZ;     Tek başına, yalnız.
YALAVU ;    Ateş, kıvılcım, ateşin sıcaklığı.
YAMBUL;     Yamuk.
YAMYAM;     Şişenin içine gaz doldurulup ağzına bez parçası sıkıştırılmasıyla yapılan bir ışıtma aracı.
YANPİRİ;     Yengeç gibi yan yan yürüme.
YAPMA;     Elde yapılan, el işi.
YARIMAĞAZ;     İsteksizce söyleme, gönülsüz söz verme.
YARMA;     Mısır kırması.
YARMAÇA;     Ağacın yakmak amacıyla birkaç parçaya bölünmüşü.
YARTAKLANMA;     Yağcılık yapma, yalakacılık.
YAVŞU;     Tarlada yetişen yabani bir ot.
YAYKIN;     Kızılağaç.
YAYLIM;     Hayvanların otladığı yer.
YAYMAK;     1)İneği otlatmaya götürmek.2)Bir örtüyü açıp, sermek.3)Dedikoduyu sağa sola anlatmak.
YEKNE YESAN;     Yok olma, yeksan.
YENLİK;     Ağır olmayan, hafif.
YEYGÜ;     İnek yiyeceği; ot, lahana artığı gibi şeyler.
YILDİRİK, YIPRAK;     Yaldızlı, parlak olan.
YİĞDİN;     Genelde süpürge yapılıp fırın temizlemeye yarayan bir bitki.
YÖREK;     Bebeklerin beşiğe bağlandığı bez.
YUĞKA;     Derin olmayan, sığ olan.
YUĞLAMAK;     Döndürerek ileriye götürmek, yuvarlamak.
YUNCAK;     Yıkanacak olan.
YÜĞLEMEK;     Ucunu sivriltmek.

                    (Z)     

ZABATCAK;     Sabahleyin.
ZABDİYE;     Jandarma.
ZAAR;     1)Uyuz köpek.2)Demekki, boşuna değil.
ZAĞRA;     Un yapılan mısır ya da buğday.
ZEĞET;     Akşam.
ZEHMERİ AYI;     Ocak ayı.
ZEKLENME;     1)Taklit etme.2)Alaya, gırgıra alma.
ZELFİNAZ;     Safinaz isminin yöremizde söylenişi.
ZERZEMBİL;     Darmadağın.
ZIPCUK, ZIBIÇ;     Meyve, sebze sapı.
ZİFİR ;    1)Karanlık.2)Sigara dumanı.
ZUMBUK;     Yumruk.

 
 
Kaynak: Orhan Poşul
Kaynak gösterilmeden ve yazarın izni alınmadan kopyalanamaz!

KAYBETTIKLERIMIZ

YAZARLAR Tüm Yazarlar

Yazar Yazar
Yazar

ETKİNLİK TARİHLERİ

Söz - Nişan - Düğün - Dernek Etkinlik Tarihleri

İNANCA KÖYÜ SOY AĞACI

İnanca Köyü Soy Ağacı

HAVA DURUMU

inanca