Hosgeldiniz Bugün 7 / 2 / 2012
Yöresel KelimelerYÖRESEL KELİMELER
Bir anadilin sınırları içinde bölge ve sınıflara göre değişen söyleyiş özelliğine ağız (şive) denmektedir. Bu bize insanların yöresini tanımada yardımcı olmaktadır.
ABA: 1)Abla.2)Kalın kumaştan yapılan elbise,palto. ABDU: Abdullah isminin yöremizde söylenişi. ABRUL AYI: Nisan ayı. ACA, ACAP, ACABULA: Kararsızlık, merak, şüphe bildirmek üzere kullanılır.Acaba. ACCUK: Azıcık. ADI BATASICA: Beddua amacıyla söylenir. AFUR: İneklerin bekletildiği yer, ahır. AGA: Erkek kardeş için söylenir. AGUBAT: Mahkemelerde başkasının hakkını arayan, avukat. AĞIRAMAK: Eşek veya katır bağırması, anırması. AĞRI: ‘den ileriye,’den doğru'' anlamında bir edat. AĞŞAK, AĞARŞAK: Yün eğirmeye yarayan aletin yuvarlak parçası. AĞUŞUK: Yarı açık. AHA, AHACUK: İşte burada. AHT: 1)Dilek, vaat.2)Beddua. AKLINA DAMMAK: Aklına gelmek. AKULDANE: Herkese akıl veren kişi, ukala. ALAF: Hayvana verilen bitki demeti. ALAMUK: Yağmurdan sonra güneşin bulutların arasından kuvvetli bir şekilde vurması. ALA PAKLA: Barbunya fasulyesi. ALEM EŞKERE: Herkesin bildiği, gördüğü, duyduğu şekilde. ALLAH BAYNITMASIN: Beddua amacıyla ''Allah iyi gün göstermesin.'' manasında söylenir. ANDIR, ANDIR GALSIN: Kötülemek maksadıyla ''yerin dibine girsin.'' anlamında söylenir. ANGARE: Hatır için yapılması istenen iş, angarya. ANNAK: Görünür yer, meydan. ANNAKLAMAK: Arkasından ya da gelişine bakmak, gözetlemek. ANUK: Nane. ARKURU: Paralel, çapraz, aykırı. ASLUHU LESLUHU: Aslı, nesli ve geçmişi. AŞKİ: Olayın nedeninin belli olması. AŞGU: Yufka. AŞGU MAKARUN: Yufkadan açılan makarna, erişte. AVCUK: Avuç. AVU: Zehir, ağı. AVU ÇİÇEĞİ: Dağda yetişen sarı ve mor çiçek açan bir bitki. AVUZ: İnek doğurduktan sonra ilk sütünden yapılan yemek. AYAM: Hava, hava durumu. AYAMA: Takılmış isim, lakap. AYNINDA: Göz ile görülen. AYTDAMAK: Bahçede ağaç budamak, ağaç temizlemek. (B) BACILIK: Ahiret kardeşliği. BADIÇ: Kabuklu fasulye. BAĞAR: Göğüs, sine. BAHA: Fiyat, paha. BAHALU: Fiyatı yüksek, pahalı. BAKRAÇ: Metalden yapılmış kulplu yoğurt, süt kabı. BAKULUK: Satılık olmayan, teşhirlik olan. BALDIRAN ARMUDU: Bir armut çeşidi. BANDIK: Mor çiçek açan yabani bir bitki. BAR: Beyaz küf. BASUK: Zayıf, cılız, cüce kimse. BAŞAK: Fındık toplandıktan sonra dalda geri kalan taneler. BAT: Tahta ya da ağaçtan yapılmış çit, avlu. BATMAN: Yöremizde ağır anlamında kullanılan, miktarı bölge bölge değişen, genelde 8 okka gelen ağırlık ölçüsü birimi. BAYAK: Az önce, demin. BAYNIMAK: Gelişmek, büyümek. BEH: Alınan veya yapılan bir iş neticesinde karşı tarafa verilen ön para, kaparo. BEK: Hızlı, sert. BEKİTMEK: Sert tekme ya da yumruk vurmak. BEKÜŞTÜRMEK: Sağlamlaştırmak, gevşekliğini gidermek, pekiştirmek. BEL: Çatal ağızlı toprağı belleme aleti. BEZENE: Fasulyeye benzer taneli bir bitki, bezelye. BILDIR: Geçen sene. Bİ BİŞÜRÜM: Pişirimlik, pişirilecek kadar. BİÇİK: İnek yavrusu. Bİ HAMLA: Tek harekette, bir seferde, bir hamlede. Bİ TA: Bir daha. Bİ DOMA: Azıcık. Bİ DUTAM: Azıcık. Bİ GOŞAMA: 2 avuç dolusu. BİLEKİM: Meğerse, halbuki, oysa. BİLERZÜK: Bilezik. BORUMBOK: Gidişat ya da yapılan iş çok kötü manasında. BOSTAN: Hıyar, badem. BÖĞCÜK: Böcek. BÖĞÖN: Bugün. BÖĞÖR: Göğüs, sine. BÖĞÖRMEK: Yüksek sesli devamlı bağırmak ya da öksürmek. BÖĞREK: Böbrek. BUCAKLUK: Evdeki mutfak odası. BULAŞUK: Dedikodu yapan. BURKMA: Ters çevirerek sıkma. BUYMAK: Üşümek. BÜK: Dere kenarındaki düzlük arazi. BÜNGÜLDEMEK: 1)Dağılmak, kaynamak.2)Coşmak. (C) CİGARA: Sigara. CAHT: İstek, vaat, çaba. CAMADAN: Yünden yapılan sırt çantası. CAMIŞ: Manda, camız. CAM IŞIĞI: Gazla çalışan camlı lamba. CANG ETME: 1)Aklı başına gelme.2)Surata vurulan şamar. CAPLAMA: Çatıya ya da çite paralel çakılan az kalın çıta. CARCUR: Ateşli silahlardaki mermi kutusu, şarjör. CARTDAK: Aniden, birdenbire. CASCAYDAK: Tek başına, yalnız, çıplak. CAZU: 1)Geceleri mezardan çıkıp insanlara kötülük ettiğine inanılan yaratık, cadı.2)Tuttuğnu koparan girgin ve becerikli bayan. CEEK GARGA: Bağıran alakarga. CEMBER: Başörtüsü. CEMEK: Bir balık avlama yöntemi. CEMİLDİK: Misket, mıras. CENDERME: Jandarma. CEPKEN: Yağmurluk. CERLEMEK: Sinirlenmek, bağırmak. CIDIK: Dal ile yapılan kuş kapanı. CILK: Çürük yumurta. CIMBIŞ: Eğlenceli, komik, cümbüş. CINGAN, CINGANE: Çingene. CIRANG ETMEK: Vücudun görünen yerine vurup ses çıkartma. CIRCIR: 1)Fermuar.2)İshal. CIRIM CINGIL: 1)Ağaçta meyvelerin çok miktarda olması.2)Elbiselerin üst üste veya yırtık pırtık olması. CIRITTA: Bir tür hamur kızartması. CIRMAK: 1)Kedinin tırnağı.2)Ağaç kökünün ince kısmı. CISCIBIT: Sırılsıklam ıslanma. CIVIZ: Oynan oyunu bozan, mızıkçı. CIZMA: 1)Vazgeçme.2)Çizmek.3)Çizme. CİCİK: Meme. CİDDİK: Uğurlu haber getirdiğine inanılan bir kuş. CİİPBEK: Saklambaç. CİLİM ÇAMUR: Bir çeşit ıslak toprak, killi toprak. CİMCÜK: 1)İki parmak ile etin sıkıştırılması, çimdik.2)Çok az, azıcık. CİMBİT: Kaş alma aleti, cımbız. CİNİBİS: Uyanık, cin gibi. CUFARLANMA: Zehirlenme. CÜCÜK: Tavuk, kuş yavrusu.Civciv. (Ç) ÇAĞLAN: Şelale, çağlayan. ÇAKITDAK: Olmamış küçük meyve. ÇAL: Yüzdeki çiller. ÇALIK: Bakımsız, zayıf. ÇALINMIŞ: Cin çarpmış. ÇALMAK: Boya, badana, sıva sürmek. ÇALPAMA: Ayran. ÇALPAMAK: Çalkalamak. ÇALPARA: Kalaylı tencere. ÇARA: İnekten gelen akıntı. ÇARUK: Eskiden giyilen deri ayakkabı. ÇAŞU: Alış-veriş yapılan kalabalık yer, çarşı. ÇATMAK: 1)Rast gelmek, rastlamak.2)Sinirli bir şekilde tartışmak. ÇAVUŞ: 1)Bir işin amiri.2)Çok bilmiş, her konuda fikir yürüten akıl veren kişi. ÇEBİÇ: Keçi yavrusu. ÇEÇ: 1)Ayıklanmış fındık.2)Madeni para. ÇEKDÜRMEK: Makinada anahtar vs. yaptırmak. ÇEKMEK: 1)Balık vs. temizlemek, ayıklamak.2)Kaplamak, üstüne örtü, tahta, teneke örtmek. ÇELPEŞTÜRMEK: Çalkalamak. ÇELPEŞÜK: Karışık, dolaşık. ÇENCÜK: Kapı manalı, kilidi. ÇEPEL: Azar azar yağan kar. ÇETEVEZ: Kavgacı, yaramaz. ÇITDAK: Küçük ateş parçası, kıvılcım. ÇITDAK BÖĞCÜĞÜ: Ateş böceği. ÇIN: Bir meyvenin birkaçının beraber olduğu dalcık. ÇIPIR: Çok renkli, alaca. ÇITIL: 1)Saç veya iplik gibi şeylerin düzgünlüğünün bozulması.2)Budanmış dalların çok ince olanı. ÇİĞSENTİ: İnce ince yağan yağmur, çiğse. ÇİMMEK: Yıkanmak. ÇİMZÜRMEK: Yıkamak. ÇİL: 1)Meyve, sebzenin yeni olmuşu, küçüğü.2)Yüzdeki benler. ÇİTLEK: Ayçekirdeği. ÇİVİT: 1)Meyve çekirdeği.2)Çamaşırları beyazlatmak için çivit otu bitkisinden çıkarılan mavi toz boya. ÇOKMAK: Bir yere toplanmak. ÇOR: Yemeklere aşırı tuz katılmış olması. ÇORT: Dikenli yer. ÇOTANAK: Yeşil kapsüllü birkaç fındığın toplu halde olanı. ÇÖĞÖR: Mısırın biçildikten sonra toprakta kalan gövdesi. ÇÖKELİK: Yoğurt kurusu, çökelek. ÇÖMDÜRMEK: Çöktürmek. (D) DA: Cümleyi güçlendiren ek. DADANUK: Sık sık gelen, dadanmış olan, alışık. DATDUK: Sevimli, tatlı. DALAMAK: Isırmak, tırnaklamak. DALDA, DULDA: Yağmur, güneş, kar ve rüzgar vurmayan yer. DARI: Mısır. DARTILMAK: Ağırdan almak, nazlanmak, zoraki yapmak. DASDAR: Yün kilim. DAVUN: 1)Kötü, zehir.2)Bir çeşit bağırsak hastalığı, ishal. DAYAK: Destek için konulan kazık. DAYANÇA: 1)Koruyucu, hami.2)Destek için konulan kazık. DAZIRATMAK: 1)Suyun yüksekten akması.2)Ayakta su dökmek. DAZIR DAZIR YÜRÜMEK: Kimseyi umursamadan küstahça yürümek. DEBERTMEK: Karıştırmak. DEĞMEN: Değirmen. DEĞMEN PENDİ: Değirmene gelen suyun kanalı. DEKMÜK: Tekme. DEMBELHANE: Akıl hastanesi. DENGİM DEĞİL: Yaşıtım, akranım, anlaşacağım kişi değil. DENGİME DAYANDI: Artık sabrım kalmadı. DEPEBIZDIK: Takla. DEPÜK, DEKMÜK: Tekme. DERBEY: Lastik ayakkabı çeşidi, Derby. DEVRÜLE GALASI: Beddua amacıyla ''ölesin'' anlamında. DEYHA, DEYDAĞA: İşte orada. DIKIM: Lokma. DINGILDAMAK: Tin tin oynamak, sallanmak. DIŞALLIK, DIŞARUKLU: Ecinni, cin. DIVITDAK, DİVİTDEK: Küçük şey. DİBLE: Karalahanadan yapılan bir çeşit yemek. DOBUÇ: 1)Sivriliğini kaybetmiş, körelmiş.2)Yüzü gülmeyen, asık suratlı. DOH: ''Sese kulak ver''anlamında söylenir. DOLAŞUK: 1)Düzen kuramayan, beceriksiz.2)Birbirine girmiş ip, saç. DOMUZ AŞAĞA: Sıklamen bitkisi, bu bitkinin soğanı. DONAKLU: Giyim kuşamı yerinde, süslü olan. DONURA: Vücut kiri. DONZURMA: Dondurma. DORUK: Yöremizde uzun çam ağaçları için söylenir. DOZİRİK: İki cevizin içinin oyulup çubuk takılmasıyla oluşan pervaneli oyuncak. DÖĞCEK: Çamaşırları derede yıkamak için ahşaptan yapılan alet, tokaç. DÖKME: Dalından değil, yere dökmek suretiyle toplanan meyve. DÖMBEK: İri, yuvarlak. DÖŞEME: 1)Karalahanadan yapılan bir çeşit yemek.2)Evin iç tabanının tahta kaplaması. DÖŞÜRMEK: Meyve, sebze toplamak. DUNDAR: Üstü kapalı yer, sığınak. DUZ DAŞI: Turşu bidonunun ağzına konulan veya sarımsak, biber ve tuz ezilen taş. DÜDEK: Ham, olgunlaşmamış meyve. DÜZMEK: Hazırlamak. (E) EBE: Nine, büyükanne. EBEMGUŞAĞA: Gökkuşağı. EBRÜMEK: Erime, eskimek. ECCÜK: Çok az, azıcık. ECÜNNÜ: Cin, ecinni. EEY: Bir seslenme nidası, çağrıya ''duydum'' manası verir. EĞERCEK: Yün eğirme aleti, kirman. EĞLE: Durdur. EĞLENMEK: Durup dinlenmek, birini beklemek. EĞNİ: 1)Üst baş.2)Elbise giyecek vücut. EĞŞÜN: Ekmek, yufka çevirme aleti. EĞESÜK GÖRMEK: Evin ya da evlenecek olanın ihtiyacını karşılama. EĞŞİ AYRAN: Ekşimiş ayran. EHEL: 1)İyi, güzel.2)Usta. ELCEK: Eldiven. ELLEŞMEK: İlişmek, rahatsız etmek. EMCE, EMİ, EMİCE: Amca. EME: Fakat, ama. ENÜK: 1)Kedi köpek yavrusu.2)Yavru (alay ve şaka yollu söylenir). EĞŞÜ HAMUR: Hamur mayalamak amacıyla saklanan mayalık hamur. EŞ: Doğum olayından sonra geriden gelen parça, peş. EŞKERE: Herkesçe bilinen, aşikar. EVECAN: 1)Ayağına çabuk, hızlı.2)Yerinde duramayan. EVELEK MANTARI: Bir çeşit mantar. EVMEK: Acele etmek. EVZA: Kibrit. EY VERMEK: Çağrıya cevap vermek. (F) FELFEKİÇ; Paramparça, yırtık, buruşuk. FELFEŞİR ; Gözleri parlayan, uyanık. FEŞEL; Yaramaz çocuk. FETİR; Bir hamur kızartması. FIRFIKIÇ; Üst üste doldurulmuş, iç içe. FIŞITMAK; Kaldırıp atmak. FIRIN DARISI; Fırında kurutulmuş mısır. FIRIN PAKLASI; Fırında kurutulmuş taze fasulye. FIŞKI; Dışkı. FIYMAK; Kaçmak, kayıp gitmek. FİĞ; Ekilip biçilen bir bitki. FİNNURİ; Tenekeden bozma lamba. FİRAVUN; Art niyetli, kötülük düşünen. FOLTAK; Bol, büyük olan, geniş, sıkmayan. FONİ; Huni. FÖSÜK; Dişsiz, dişler dökülmüş. FÖTDEK; Büyük gözleri olan. FURMA; Hurma. (G) GABALAK; 1)Yüksek yer, tepe.2)Galdiriğe benzer bir bitki. GAFA GOÇANI; Nüfus kağıdı. GAGALİÇ; Biçimsiz, tipsiz, şekilsiz. GAKMUK; Yumruk. GAHİRLENMEK; Duygulanmak. GALA; Kale. GALDİRİK; Yaprağının sapından yemek, turşu yapılan bir bitki. GALEMLİK; Evlerde ateş yakılan yerin üstü, baca kapağı. GAMBAK; Başında saçı olmayan, kel. GALBİ PIYIR PIYIR ETMEK; Mutluluktan uçmak. GALİSER; Şebinkarahisar'ın yörede söylenişi. GALUK; Evlenme çağı geçmiş kız. GAN AYAKLU; Uslu, sakin, saygılı. GANNU; Kan davalı. GAPÇUK; Göz kapağı. GARAGIŞ AYI; Aralık ayı. GARALASTİK; Bir lastik ayakkabı çeşidi. GARAMUK; Gelişmemiş fındık tanesi. GARA TAVUK; Bir kuş türü. GARCAŞTURMAK; Olacak bir işi bozmak, karıştırmak. GARALTU; 1)Gölge.2)Cismi belli olmayan hareketlilik. GARAR BAZAR; Ölçmeden, tartmadan, tahmini. GARAVU; Ağı çiçeği.Diğer adı; orman gülü.Mor çiçek açan kara avu çiçeği. GARİPSEMEK; Birini özlemek, duygulanmak ya da bir şey karşısında hayret etmek. GARŞILAMA HAVASI; Düğünlerde oynanılan bir oyun türü. GASIT DEMEK; Yalan söylemek veya şakadan söylemek. GAŞGABAN; Dikenli, uçurumlu yerler. GATIRAN; Zift, katran. GATUK; Ayran veya ekmeğin yanındaki ikinci yiyecek, içecek. GAV; Kuru ağaç mantarı. GAVİL; Verilen, karşılıklı anlaşılan söz. GAVLAN; Kırlarda yetişen ve gövdesi yenilen bir bitki. GAVUNÇ; Hadım olmuş. GAYBANA; 'Kayıp olsun'' anlamında kullanılır. GAYDA; Türkü, name. GAYDALANMAK; Kendi kendine dertli türkü söylemek. GAYDA VURMAK; Çalgı aletiyle şarkı, türkü söylemek. GAYMAĞAM; Sevgi sözcüğü''yavrum, evladım''. GAYNA Git, defol. GAZEL; Kuru yapraklar. GECİN; Fırında kurutulmuş fasulye. GEÇEK; Merdiven. GEGEK; Bir aletin çıkıntısı, burnu. GEGİRTDEK; Zayıf, kuru. GELAVU; Sincap. GELEK; Sebze, kitap, defter yaprağı. GELİNÇİ; Düğün alayı. GEME ; Fare. GEMÜRMEK; Ağızda çevirmek, oyalanmak, kemirmek. GERCE; Sarmaşık ağacı. GERU; Dal eğmeye yarayan ucu bükük sopa. GEVÜK; Dişlerı çıkık olan. GI; ''Kız'' anlamında söylenir. GIPCUK; Kirpik. GIBRU, GIBRAĞA; Kurbağa GICIRIM, GICIRUK; Kinlenme, sinirlenme. GIÇ ATMAK; 1)Hayvanın arka ayaklarıyla vurması.2)Arabanın şarampolde kalması. GILINMAMAK; Birine ihtiyaç duymadığını belli etmek. GILGIBIÇ; Kıl, tüy gibi şeyler. GINDIRA; Sulak yerlerde yetişen ince uzun yapraklarının kenarları keskin hasır yapılan koyu renk bir çayır otu. GINNAP; Sicimden biraz kalın ip. GIRAN; Köyün ya da mahallenin genellikle merkezine yakın boş ve düz arazi. GIRKMAK; Saç, sakalı veya bahçedeki dikenleri tıraş etmek. GIRKLU; Loğusa. GISGIÇ; Kıskanç. GISMUK; 1)Cimri.2)Çimdik, sıkma. GIŞMUK; Tekme, hayvan tekmesi, çifte. GIYMUK; İnce odun parçası, kıymık. GIYNAK; Küçük parça. GIZMITMAK; Sinirlendirmek, kızdırmak. GİCİŞMEK, GICIŞMAK; 1)Kaşınmak, yerinde duramamak.2)Ekşi meyve veya metal çizimi esnasında dişlerin hassaslaşması, aşırı algılı olması. GİREBİ; Burunlu, küçük balta. GOBARMAK; Kibirlenmek, gururlanmak, şişinmek. GOCAMAN ; Kocamış erkek. GOCCAMAN; Çok büyük. GOGİL, GUGİL; Ensede toplanan saç topuzu. GOĞUK; 1)Mağara, çukur.2)Dişin çürüyüp boşalan yeri. GOĞUZ; Kova, bidon gibi eşyaların içi tam dolmamış, yarıdan yukarıda olması. GOMİT; Makbul olmayan bir balık çeşidi. GONUŞUK; Verilen söz. GOPÇA; Düğme. GORUK; İçi kurtlu veya boş fındık. GOŞAM, GOŞMAK; İki avuç. GOT; Eski bir ölçü birimi, ölçü kovası. GOT GAFALU; Büyük, kalın kafalı, salak. GOYA; Sanki, güya, sözde. GOYUN; 1)Göğüs, sine.2)Koyun. GOZAK, GOZALAK; Olgunlaşmamış meyve. GÖBEL; Köpek yavrusu. GÖDEN; Su kurbağası. GÖĞNÜK, GÖĞNÜMÜŞ; 1)Meyvenin içinin kararıp, yumuşaması.2)Yanık, ateşli kül. GÖĞSÜ GIZIL KUŞU; Bir kuş çeşidi. GÖÖ; 1)Yeşil renk.2)Gökyüzü.3)Olgunlaşmamış meyve. GÖÖRTDEME; Ekşimiş ayran. GÖSCEK; Gözlük. GÖTCEBİ; Arka cebi. GÖTÜN GÖTÜN GİTMEK; Geri geri gitmek. GÖVEL; Ördek. GÖVERME; İnsan yüzünün kansız olması, beyaz yüz. GÖZE; 1)Suyun topraktan ilk çıktığı yer.2)Dolap ve mutfak dolabı gözü. GUFA; Kova. GUKGUK; 1)Guguk kuşu.2)Bir çeşit çiçek adı. GULAKLU; İki tarafı tutacaklı küçük tava, sahan. GURNA; Çeşme. GURSAK; Mide. GUŞGULİK; Başı yaşmakla yarım bağlamak. GUVALAK; Bir tür kuş, baykuş. GUYTAK; Derin olmayan. GÜBÜR; Pislik kırıntısı, çöp. GÜCÜK AYI; Şubat ayı. GÜDÜNE; Mısır taneleri çıkarıldıktan sonra geriye kalan kısım. GÜGÜM; Su taşımaya yarar bakır kap, güğüm. GÜLK; Tavuğun civciv çıkarmak üzere yumurtaya yatma zamanı, gurk. GÜN DARISI; Güneşte kurutulan mısır. GÜNİ, GÜNNİ; Güneyde kalan yer. GÜVENEK; Kara sinekten büyük, ineklere zarar veren bir hayvan. GÜZÜN; Son bahar, güz. (H) HA; Anlama kesinlik sağlayan bir önek. HAARDA; Nerede? HABLE, HABÖLE; Böyle. HABU; Bu. HABURA; Burası. HABURDAN AĞRI; Buradan öteye. HACCAK; Güzel, iyi. HAÇAN; 1)Ne zaman.2)Madem. HAU; O. HAURA; Ora. HAM TEVEK; Yabani sarmaşık. HARAR; Büyük sepet. HAR HAR; Hararetli şekilde, yoğun çalışma. HARK; Su kanalı, ark. HARTAMA; Çatı kaplama tahtası. HAS; 1)Yakıştı.2)İpek, parlak kumaş.3)İyi ekmek, yemek vs. HAS GIZ; Hanım, hanımcık nazik kız. HAŞİNDİ; Şimdi. HAŞIL; Buğdaydan, mısır yarmasından yapılan bir yemek türü. HAŞLAK; Yakıcı, kavurucu hava.Haşlak yumurta: Haşlanmış, rafadan yumurta. HATCA, HATCE; ''Hatice'' isminin yöremizde söylenişi. HAVRUZ; Beşiklerdeki lazımlık, çiş yapma kovası. HAVZE; Yöremizde ''Hafize'' adının söylenişi. HAYTA; 1)Yaramaz.2)Başıboş. HE; Evet. HELENPİR; Fiyatı düşük, külüstür.Kelepir HELLE; Undan yapılan sulu çorba. HENNÜK; Toprağın suya doymuş hali. HERİ; Daha. Gel heri: Daha çalışma gel. HERS; Hırsla karışık sinir. HEVLE; Helva. HEYLEME; Hayvanlara seslenme. HILTAK; Gevşemiş, yerinden oynamış. HINÇ ETMEK; Ezmek. HIŞIR; Buruşuk, eski, kırık, dökük, ezilmiş. HIŞNAMAK; Kişnemek. HITDAMAK; Küçük parçalara bölmek. HIZAN; Evlat, çocuk, torunlar. HIZAR; Büyük testere. HİM; Binanın temeli. HODUL; Hantal. HOLTA; Misina ve iğneli balık tutma aracı. HOPCURAMAK; Yüksekten atlamak, zıplamak. HORSA; Heves, hırs. HOŞMAK; Barbunyadan yapılan bir yemek türü. HOŞMAK AĞAZ; Gevşek, gevrek ağızlı. HOŞURAN; Bir bitki türü. HÖLDÜRECEK; Acele, tadına varmadan içilen. HÖRELENMEK; Kafa tutmak, dayılanmak. HÖŞÜL; 1)Çayın dip kısmı.2)Bulanık sıvı. HÖŞÜR HÖŞÜR; Çok sıcak olan, kaynar olan. HÜTDÜK; 1)Isıldık.2)Düdük. HÜĞÜM; Fındık dalı. (I) ICCAK; Sıcak. ILINCAK; Salıncak. IMIK; Sıcak. IRIP, IRIM TIRIM; En ince ayrıntısı. IRGAMAK; Sağa sola sallamak. IRGALAMAK; Alakadar etmek. ISMALLAMA; 1)Çarşıya pazara gidene verilen sipariş.2)Özel yapım. ISTINGA; Ağızına kadar sıkıca dolu. IŞILDIK; Dil ya da eli ağıza götürmek suretiyle melodili ses çıkarma, ısıldık. IYIM SIYIM; Darma dağın. IYMAK; Sermek, yaymak. IŞGIN; Taze sürgün dal, filiz. IŞIMAK; Gözlerin, yüzün parlaması. (İ) İBRAAM; ''İbrahim'' adının yöremizde söylenişi. İÇLİK; Gömlek. İLEĞEN; Lehen. İLEEK GÜN; Önceki gün. İLİSTİR; Metal süzgeç. İLENGER; Büyük bakır tepsi. İMLEK; Kolay bir şekilde çözülecek düğüm, ilmik. İNDEM; Pek öyle değil. İNTAAP; Vücudun herhangi bir yerinin mikroplanması sonucu meydana gelen şişlik, kızarıklık, iltihap. İSİİN; ''Hüseyin'' adının yöremizde söylenişi. İSKEMBİ; İskemle. İSTİDA; Dilekçe. İŞDONU; Alt kısmına giyilen iç çamaşırı. İŞMAR ETMEK; Karşıdaki kişiye göz kırpmak. İT DİRSEĞİ; Gözdeki hastalık olan arpacık. İT ÜZÜMÜ; Üzüm veren yabani sarmaşık ağacı. (K) KAKMAK; 1)Boynuz ya da başla toslamak.2)Yumruklamak. KAVUK MANTARI; Bir mantar çeşidi. KAYNAĞRI; ''Ölmeyesice'' veya ''kayna git''anlamında söylenir. KEÇEMEN; Kertenkele. KEF; Uzun zamandır yıkanmamaktan doğan kirlilik. KEKİREMİŞ; Çok ekşimiş yoğurt. KELEK; 1)Zil 2)Yenmeyecek kadar olgunlaşmış hıyar. KELEM; Karalahananın gövdesi. KELLE ; Mısır koçanı ya da lahana demeti. KELLİ FELLİ; Kılığı kıyafeti düzgün, gösterişli adam. Kerli ferli. KELPENTİ; Kerpeten. KEMRE; İnek dışkısı. KERANTU; Tırpandan küçük kesme aracı. KESMEK; Gizlice şikayet etmek. KESMÜK; 1)Sigara izmariti 2)Meyvenin yendikten sonra arta kalan kısmı. KEŞAN; Çubuklu desenli şal. KEŞİK; Beklenen sıra. KEŞMEK; Yıkanmamaktan doğan kirlilik. KEYFANI; İhtiyar kadın. KIŞITMA, FIŞITMA; Kaldırıp atmak. KIYIN KIYIN GİTMEK; Görmesini istemediğin kişiden habersizce uzaklaşmak. KİKİREMEK; İçten içe gülmek. KİRAZ AYI; Haziran ayı. KİRAZ DUZLUSU; İleride yenmek üzere kirazın tuzlanması. KİTDİK; Küçük sabun parçası. KÖMÜŞ; 1)Manda 2)Çok uyuyanlar,tembeller için verilen bir sıfat. KÖRSE; Yuvarlak bileme taşı. KÖKLEME; Fındık fidanı. KÖSTÜKÖPEK; Köstebek. KÖTEK; 1)Atılan dayak.2)Çamaşır yıkamada kullanılan ahşap tokmak. KÖTÜLEMİŞ; 1)Hastalığı ağırlaşmış 2)Birine,kötü veya asılsız tarafı anlatılmış. KÖZLEME; Odun ateşinde yapılan şiş kebap. KUFA; Kova. KÜLEK; Yoğurt koyulan ahşap kap. KÜLEK KAFALI; Koca kafalı,geç anlayan. KÜLLÜK; Ocakbaşı,kül toplanan yer. KÜPÜ; Balta,keser,kazma,tabanca gibi şeylerin sırtı,kalın yeri. KÜRÜL; Bezelye. KÜRÜMEK; Kar,çamur,çöp yığını gibi şeyleri ileriye doğru sürmek. KÜSKÜLEMEK; 1)Bir şeyi sopayla veye elle ileri doğru itmek.2)Gaza getirmek,kendi söylemek istediğini başkasına söyletmeye çalışmak. (L) LALAÇ; Dilsiz. LAZ ARMUDU; Bir armut çeşidi. LÖKÜS; 1)Hava basınçlı gaz lambası.2)Gösterişli, şatafatlı. LÜLÜ; Yemlemek için tavuğu çağırma. (M) MACİR; Göçmen, muhacir. MADA; İstek, iştah. MAĞZU; Evin yakınında, fazla eşyaların konulduğu veya mısır kurutulan ahşaptan yapılmış yerin adı. MAHANA; Sebep, mana. MAKSUS; Gerçek olmayan, yalan. MAL; İnek, koyun, keçi gibi ahır hayvanı. MANGIR ETMEMEK; Değersiz, ucuz. MANGIR GİBİ HAVA; Kuru, ayaz hava. MAPUSHANE; Cezaevi, hapishane. MAYIŞ; Maaş. MEDENİYET YILTARI; Kravat, boyun bağı. MEĞEL; Ağzı geniş kazma. MEH; Buyur, al. MENDABUR; Aşırı derecede pis, kötü insan. MENDEK; Yemeği yapılan yabani bir ot. MEREK; Ot koyulan kulübe. MERULCAN; Dikenli sarmaşık ucu. MEŞEBE; Su koyulan kap, maşrapa. MEZER GAÇGUNU; Zayıf, benzi solmuş kişileri aşağılamak için söylenir. MIH, MUF; Hayvanların ayaklarına çakılan nal çivisi. MIKSIÇTI, MISGIÇ; Parasını harcamaya korkan, cimri. MIRAS; Misket, cemildik. MIRIK DEMEMEK; Her türlü ısrara, zorluğa karşı isteneni söylememek. MOĞOŞ MOĞOŞ KOKMAK; Ekşi ekşi kokmak. MUGAYYED OLMAK; Sahip çıkmak. MUHANNET; Korkak. MURÇ; Kalın demir delgi. MÜKGEM; 1)Sağlam, sağlamlaştırılmış, muhkem.2)Çok güzel, şahane. (N) NABAL; Günah, vebal. NAFA; Karayolu kamyonlarına verilen isim. NALÇA; Ayakkabı alt demiri. NALGUN; Arabaya yüklenen eşya için ödenen ücret, navlun. NALET; 1)Allah'ın, insanların sevgisinden, ilgisinden yoksunluk.2)Berbat, kötü. NALİN ; Islak yerlerde kullanılan ahşap terlik, nalın. NALGIRUĞU, MUFGIRUĞU; Hırdavat, nalbur malzemesi. NARDEK; Pekmezin sulandırılmış hali. NASIRANLI; İnatçı. NEBRİ; Gayrımüslim olan kimseler. NEMRUT; Asık suratlı, çehresiz. NEZÜK; Tatlı, güzel, taze. NİFİ; Anayı, babayı dinlemeyen kız çocukları için söylenir. (O) OBUZ; 1)Büyük su, ark.2)Küçük dere.)Dar vadi. OCAK ; 1)Aile.2)Bacanın altında ateş yakılan geniş yer. OĞLUK; Kalabalık olmayan. OĞOL ; 1)Yavru.2)Sevme ya da acıma manasında söze anlam yüklemek için söylenir. OKARI; Yukarı. ONMAK; İyi gün görmek, mutlu ve zengin olmak. ORAK AYI; Temmuz ayı. OYAN BUYAN; Öteye, beriye. OYNAŞ; Eşinden başka, gayrımeşru eş. OYRAK; Çukur arazi, oyulmuş yer. OTLUK; 1)Kara lahanadan yapılan bir yemek çeşidi.2)Otların toplanıp biriktirildiği yer. (Ö) ÖĞÖRSEMEK; Hayvanın üremek amacıyla boğa isteği. ÖĞSİ; Ucu yanan odun. ÖKLEMEK; Bağlamak, sabitlemek. ÖTÜREK; İshal. ÖZGER; Rüzgar, yel. (P) PAKLA; Fasulye. PALAN; Kalın örtü.Genelde eşeklerin üzerine örtülen kısa örtü. PANCAR; Karalahana. PALDIR; Bahçeden toplanıp hayvanların altına atılan ya da yedirilen ot yığını. PALTAN GIRBAĞA; İri kurbağa. PASA; Devamlı, habire. PATDAK; Patlak ağacından yapılan, orta boşluğundan yaprak topağı atılan oyuncak silah. PATOS; Fındık ayıklama makinası. PE; Doğal çukur, zeminden alçak yer. PEE; Değirmene su gelen kanal. PEŞGİR; Havlu. PEŞGÜ; Soba. PEŞTEMBAL; Bayanların etek üzerine taktıkları çizgili desenli örtü, peştamal. PEZÜK TURÇUSU; Pazıdan yapılan turşu. PITDAK; Patlayan mısır. PIYKMAK, PIYKIRMAK; Toprakta veya karda kaymak. PIYMAK; Kaçmak. PITIRAK; Üzerinde gezildiğinde yapışan yabani bir bitki. PİNNİK; Tavukların tüneme yeri. PİSİK; Kedi. POOL; Haşlanmış mısır. PONTUL; Pantolon. PORT; Elbisenin kullanıldıktan sonra tüylenmesi. PÖĞREK; Toprak ya da çimentodan yapılmış su akıtma borusu. PUR; Sert, kumlu toprak. PÜRÇEK; Fındığın çiçeği. (S) SACİYEK; Ekmek pişirilen sacın altına konulan üç ayaklı yükselti aleti, sac ayağı. SADIR; Sidik. SAKITDAK; Kene. SAL; Tabut. SAMAKSA; Üzüm ve undan yapılan tatlı. SAPLİYE; Metal kepçe. SARMA; Karalahana dolması. SASUK; Tadı iyi olmayan (genelde su için kullanılır). SAYFAN; Bahçelerdeki bekçi kulübesi. SEF; Doğru olmayan, yanlış. SEĞERTMEK; Hızlı gitmek, koşmak. SERENTİ; Direkler üzerine yapılan kiler. SEPKEN; Rüzgarla yağan yağmur. SERGÜ; 1)Mal satmak amacıyla açılan tezgah.2)Bir şeyin üzerine veya altına serilen örtü. SIBARTDAMAK; Gömlek vs. kolunu yukarı katlamak. SIBIÇ; Sap, yaprağın gövdeye birleştiği dalı. SIKSAPI; Sökülüp kurutulan küçük mısır sapı. SIYNAK, SINNAK; Büyük baş hayvan tırnağı. SIYPUK; Delirmiş, aklını yitirmiş. SİFTE; İlk yapılan alışveriş, siftah. SİFTİİN; İlk önce, evvela. SİYMEK; Küfür etmek. SİNİ; Sofra. SİNİN GÜMBÜRDESİN; ''Mezarın dağılsın'' anlamında kullanılır. SİNMEK, SİĞNENMEK; Saklanmak. SİRON; Açma yufkadan yoğurt, sarımsak dökerek, dürülerek yapılan bir yemek çeşidi. SOYKA; Kötü anlam veren ''yerin dibine girsin'' manasında. SÖKÜTMEK; Üstünü başını çıkartmak. SÖYKÜNMEK; Ağırdan almak. SUSAK; Kabak sülalesinden, içi oyularak su taşımaya yarayan bitki. SÜRMEK; 1)Boya-badanalamak.2)Canlı veya cansız birşeyi istediği yöne götürmek. SÜVE; Eski evlerdeki büyük kapı sürgüsü. (Ş) ŞAĞDETNAME; Diploma. ŞALAK; Yenmeyecek kadar olgunlaşmış, tohumluk ayrılan hıyar. ŞARBA; Maşrapa. ŞAVULTU; Gürültü ve yankılı ses. ŞELEK; Büyük sepet. ŞEPEK, ŞİRPİK; Göz çapağı. ŞİRE; Şıra. (T) TA; 1)Daha.2)Çok uzak anlamında. TAFLAN; Kara yemiş. TAFLAN TURÇUSU; Kara yemişten yapılan turşu. TAM; 1)Çatı, dam.2)Ahır. TARAN; Dere içindeki kaya oyukları. TAVUK MANTARI; Sarı renkli bir mantar çeşidi. TAY; 1)Sırtta taşınan yükün dengesi.2)Bebeğin yeni yeni yürüyüp dengesini sağlaması. TEKEBIZDIK; Takla. TEKELCEK; Tekerlek. TEKÜLLÜ; Sevgili, aşık olunan. TEKNE; Hamur yoğurmaya yarayan büyük ahşap kap. TEKNE GAZUNTUSU; Ailenin en son çocuğu. TENGE; Sepeti sırtta taşıma ipi. TEREK; Mutfak rafı. TERSİNGIÇ; Geri geri. TESBÜK; Tesbih. TESPERMEK; Üşüyüp, ürpermek. TEVEK; Asma ağacı. TEZBERİ; ''Acele buraya gel'' manasında söylenir. TIĞYOZ; Geçimsiz, aksi. TIKILAK; Küçük yuvarlak şey. TIKIZ; Çok sıkı. TIMAN; İç giysisi olan don. TİĞREK; Titiz, işgilli. TİKEN ÇİLEĞE; Böğürtlen. TİLİ; Yemek seçen. TİNGİLDEMEK; Gülerken göbeğin oynaması. TİRMİT MANTAR;I Bir mantar çeşidi. TİVSİ; Balık yavrusu. TOKAÇ; 1)Şelek, harar gibi aletlerin yere değen ağaçtan ayağı.2)Derede çamaşır yıkamaya yarayan ağaçtan tokmak, döğcek. TOKALAK; İki yumruk büyüklüğünde toprak parçası. TOP; Felçli, eli ayağı tutmayan. TOPLAYICI; Dilenci. TOPUR; Çoklu fındık çotanağı. TÖMBELEK; Dümbelek çalgısı. TÖNGEL; Muşmula, beşbıyık meyvesi. TULKURMA; Şişme. TULUK; Yanak. TÜKÜMCE;K Tükürük. TÜLLUK; Bahçelerde yağmurdan korunmak için çalı, çırpıdan yapılan yer. TÜRMEDAĞAN; Çok dağınık, darmadağın. (U) UFRA; Ekmek ve yufka pişirilirken sacın üzerine atılan un. ULA; Bir hayret ve sesleniş nidası. ULUK; Pis, pasaklı, boş boş gezen. URA; Erkeğe hitap ederken söylenen söz. URUF OLMAK; Sinirlenmek, çok kızmak. URUFUN GAVUZ OLSUN; Ruhun kaybolsun. USLU; 1)Büyükler, ata.2)Yaramaz olmayan. UŞAK; Çocuk, evlat. UYKU SEMETESİ; Uyku sersemliği, uyku semesi. UYRA; Uykuda görülen, rüya. (Ü) ÜBRÜK; İbrik. ÜFLÜK; Isıldık. ÜĞRÜNMEK; Hızlı yürüyememek, yan yan veya yuvarlanarak yürümek. ÜL; Civciv veya tavuk yemi. ÜRKMEK; 1)Heyelan.2)Korkmak. ÜRMEK; Havlamak. ÜŞMEK; Toprağı kazarak çukur açmak veya yüksek yeri eliyle kazarak alçaltmak. ÜZÜM AYI; Ekim, kasım ayı. (Y) YABAN; 1)Uzak yer, orman.2)Gurbet.3)Yabancı kişi. YAĞLAŞ; Undan yapılan tatlı, muhallebi. YAL ; İnek için hazırlanan, su, kepek, un ve ot karışımı yemek. YALAĞUZ; Tek başına, yalnız. YALAVU ; Ateş, kıvılcım, ateşin sıcaklığı. YAMBUL; Yamuk. YAMYAM; Şişenin içine gaz doldurulup ağzına bez parçası sıkıştırılmasıyla yapılan bir ışıtma aracı. YANPİRİ; Yengeç gibi yan yan yürüme. YAPMA; Elde yapılan, el işi. YARIMAĞAZ; İsteksizce söyleme, gönülsüz söz verme. YARMA; Mısır kırması. YARMAÇA; Ağacın yakmak amacıyla birkaç parçaya bölünmüşü. YARTAKLANMA; Yağcılık yapma, yalakacılık. YAVŞU; Tarlada yetişen yabani bir ot. YAYKIN; Kızılağaç. YAYLIM; Hayvanların otladığı yer. YAYMAK; 1)İneği otlatmaya götürmek.2)Bir örtüyü açıp, sermek.3)Dedikoduyu sağa sola anlatmak. YEKNE YESAN; Yok olma, yeksan. YENLİK; Ağır olmayan, hafif. YEYGÜ; İnek yiyeceği; ot, lahana artığı gibi şeyler. YILDİRİK, YIPRAK; Yaldızlı, parlak olan. YİĞDİN; Genelde süpürge yapılıp fırın temizlemeye yarayan bir bitki. YÖREK; Bebeklerin beşiğe bağlandığı bez. YUĞKA; Derin olmayan, sığ olan. YUĞLAMAK; Döndürerek ileriye götürmek, yuvarlamak. YUNCAK; Yıkanacak olan. YÜĞLEMEK; Ucunu sivriltmek. (Z) ZABATCAK; Sabahleyin. ZABDİYE; Jandarma. ZAAR; 1)Uyuz köpek.2)Demekki, boşuna değil. ZAĞRA; Un yapılan mısır ya da buğday. ZEĞET; Akşam. ZEHMERİ AYI; Ocak ayı. ZEKLENME; 1)Taklit etme.2)Alaya, gırgıra alma. ZELFİNAZ; Safinaz isminin yöremizde söylenişi. ZERZEMBİL; Darmadağın. ZIPCUK, ZIBIÇ; Meyve, sebze sapı. ZİFİR ; 1)Karanlık.2)Sigara dumanı. ZUMBUK; Yumruk. Kaynak: Orhan Poşul
Kaynak gösterilmeden ve yazarın izni alınmadan kopyalanamaz! |
YAZARLAR Tüm Yazarlar
FOTO GALERİ
VİDEO GALERİ
BASINDAN YAZARLAR
SİTE ANKETHAVA DURUMUGÖRELE HABERLERİ
|
||||||||||||||||||||||||||||||||