Bir seri olacak belli. İmatlılı’lar öyle pek kendilerine ders verilmesinden hoşlanmazlar. Çünkü en doğrusunu kendilerinin bildiği apaçık bir gerçek. O halde dedim kendi kendime ‘Oğlum sen de onların istediklerini yaz’. Yaz ki; yazarken hem sen mutlu olasın hem de okurken İmatlı’lılar.
Benim yaşımdakiler ve benden büyükler okurken bir kez daha yaşayabilsinler anılarında çocukluklarını ve gençler de sorgulasınlar varoluşlarının geçmişlerini.
Ramazan olsun bu yazıdaki konumuz. Yani şu anda yaşanılan Ramazan.
Ve ben yine çocukluğumun ramazanlarından anlatayım dilim döndüğünce. Belki nerden gelip nereye gittiğimize bir ışık tutar yazacaklarım.
‘Tömbeleğimin bağı gevşek,
İçindeki yorgan döşek.
Arkadaşımı sorarsan
Dik kulaklı maymun Eşek’
Der ve sahura kaldırmak için, kapı kapı dolaşırken, verilecek hediyelerin hayalini kurardık elimizde bir teneke parçası, çaldığımız kapıların önlerinde. Eh, davulumuz olamazdı elbet. Davul veya tömbelek niyetine kah bir teneke parcasına ya da bir tahta parçasına vururduk tokmağımızı manilerimiz ardından. Ve elimize sıkıştırılmış ya bir kaç kuruş, ya bir avuç çerezlik fındık, ya bir kış elması ya da bir yumurta örneğin, öylesine mutluluğumuzdu bizim uykumuzdan feragat etmemizin karşılığında.
Sahur yemeklerinin her zaman evlerimizde bulunmaz tatlısı, yufkası mıydı iştahımızı kabartıp da bizi uykusuz bırakan, yoksa sahur gecelerinin o gizemli başka çekiciliği mi?. Pek adını koyamıyorum ama bir başka mutluluktu, ana ve babalarımızla sahura kalkabildiğimiz anlar.
Yer içer ve yine yatardık uzun kış gecelerinde. Büyüklerimiz sabırla iftar saatlerini bekleyegörsünler, cılız bedenlerimiz daha fazla dayanamaz ve öğle olmadan açardık oruçlarımızı! Bir ayda üç gün dayanabilipte iftara kalabilmişsek eğer, huzurla dolardı içimiz, biz de farz olanı yerine getirebildik diye.
O zamanlar, ne büyüklerimiz beklerlerdi otuz gün dayanmamızı, ne de biz inatla yorardık çocuksu bedenlerimizi.
Her ne kadar öğleden önce açmışsak da oruçlarımızı, yine de bir kulağımız iftar vaktini bildiren silah sesinde olurdu alacakaranlığa yakın. O zamanlar ne hoparlör vardı camimizde ezan sesini bize de duyuracak, ne de bugünkü diğer teknolojik iletişim araçları.
Ve ne de bugünün varsıllığı. Bu nedenle olsa gerek her aile kendi kurduğu yer sofralarında açardı oruçlarını. Ve o zamanlar yine herkes yoksulluğunun onuruyla yaşar, sahip oldukları kadarıyla yetinerek, yerine getirirlerdi inançlarına olan görevlerini.
Ramazan bitimi en güzel ve yeni giysilerimizi giyer takılırdık babalarımızın ardına bayram namazı için. Ne güzel ve ne içten selamlaşır, ve ne samimi duygularla bayramlarını kutlarlardı insanlar birbirlerinin. Biz de namazdan çıkan büyüklerimizin sırayla ellerini öper, utangaç bir mahcubiyetle cebimize sokardık elimize tutturulan madeni kuruşcukları.
Haaa, bir de o zamanlar kimse ne İslamiyetten bahsederdi ne de Müslümanlıktan. Kim oruç tutmuş kim tutmamış ilgilendirmezdi hiç kimseyi. En fazla ‘günahı boynuna’ denirdi eğer birisi açıktan oruç tutmayıpta ortalarda geziniyorsa. Ama kimse de, o oruç tutmayanı ne dinden çıkarırdı ne de sosyal ilişkilerinden. Yani başkaydı o zamanlar insanların bir birlerine olan inancı ve saygısı. Ta ki, ne zaman İslamiyet politik (kendi ceplerini dolduranlarca) çıkarlar uğruna açıkca kullanılmaya başlandı işte, o zamanlar bitti, o bizim çocukluğumuzdaki ramazan gecelerinin büyüsü. Artık iftar çadırları kuruluyor, gösteri ve oylara dönüştürülüyor halkımın yoksulluğu!!!
Bir de teknoloji girince işin içine, ne tömbelek kaldı ne de ramazan manilerimiz.
Ben çocukluğumun ramazanlarını özlüyorum dostlar. Sade, saygılı ve de çıkarsız inançlarımızın Ramazanlarını.
Ve çocukluğumun duygularıyla kutluyorum Ramazanınızı ve de gelecek Bayramınızı.
Zürih’ den sevgilerimle
19 Ağustos 2010
Bu haber 992 defa okunmuştur.