Köyde, evimizin önündeki ağaç dalında hızlı hızlı öten '' ciddik kuşu '' sesiyle uyandım. Kapıyı açtım, gözümü açamadım. Çünkü, 1 metreye yakın yağmış olan kar güneş ışığını ok gibi gözüme yansıttı.
Birkaç gün sonra İstanbul 'da çalışan babamın bizi alıp yanına götüreceği haberini aldık. Sevinçten kalbim yerinden çıkacak sandım. Kız kardeşimle birbirimize nasıl sarıldık görmenizi isterdim. Kız kardeşimden başka 5 yaşındaki erkek kardeşim de sebebini bilmeden, sırfbize iştirak etmek için gülüyor, zıplıyor.
Unutmadan söyleyeyim yaşım 12… İkinci defa İstanbul 'a gideceğim. Bu sefer oraya yerleşeceğimizden İstanbul 'a değil cennete gidiyorum herhalde... Kanatlandım uçuyorum adeta. Ne sevinmiştim yaa. (Sonradan anladım ki asıl cennet gibi yerleri bırakıp gitmişim.)
Babam geldi… Onu görünce bir sevinç faslı daha yaşadık.
Aldığı izin bitiyor, sabah yolculuk var. Gece uyudum mu, uyumadım mı, ne hayaller kurdum bilmiyorum…
Erkenden kalktık. Akrabalar, komşular ve biz götüreceğimiz eşyaları yüklendik sırtımıza bu karda, kışta, düştük yola.
Arkamızdan bir tencere suyu boca ettiler, adet olduğu için.(Acaba'' çabuk geri gelsinler '' diye mi dökülür bu su? Bir faydası olmadığını garanti ederim çünkü, 39 senedir İstanbul 'dayız.)
Sadece yaya yolu olduğu için karda düşe kalka Cumayanı' na kadar yürüdük. Orada arabayla çarşıya vardık. Otobüs yazıhanesi, dışarısı karlı olduğu için eşya yığınına dönmüştü.
Alış-verişler yapıldı, 1 saat sonra hareket başlayacak.
Şimdiki gibi yüksek, geniş ve janjanlı, gıcır gıcır parlayan otobüsler yok; dar, alçak boylu, eski görünümlü Vabis marka, öndeki motoru demir çubukla çevrilerek çalıştırılan bizi götürecek araç yaklaştı yazıhaneye. Yolcular yüklerini yerleştirmek için itiş, kakış saldırıya geçtiler. Altında bagaj yeri olmayan otobüsün üzerine eşyalar yükleniyordu. Daha fazla üşümemek için kardeşlerimle ben gösterilen yerimize oturduk.
Uzun zaman sonra aşağıdaki yolcular otobüse doluşmaya başladılar. Üst tarafta yer bulamayan eşyalar iç boşluğa yine kavga-dövüş dolduruldu, muavine ve yolculara gidiş-geliş alanı kalmadı. Ortada kardan altı ıslanmış çuvallar, yorgan, yastıklar, ayağı bağlı tavuklar (plastik bidon henüz imal edilmediğinden) küp içinde turşu, hamsi, pekmez, ne ararsan var. Bunlardan başka iç tavandaki raflar bile doldu.
Uzatmayalım, otobüs kalkmak üzere. Elden mektup gönderenler, çocuğunu bir tanıdığına teslim edip yolcu edenler aşağıya indiler. Nefesimizden buğulanan camı elimle sildim; aşağıda hüzünle bakan gözler, el sallayanlar, ağlayanlar, dalgın şekilde bakanlar; “herbişey“ var. Yolculuğa bir an evvel başlayalım derken, haydaaa; otobüsün içinde muavinle yolcular bilet numaraları karıştığı için münakaşa ediyorlar. Başka bir ilgili geldi '' tamam boş bir yere otur, hallederiz abi '' muhabbetiyle kritik anlarda pratik çözümler bulabilen yurdum insanı sorunu bir-iki dil dökmeyle halletti.
Yarım saat gecikmeyle yolculuk başladı. Muavin bu soğukta çalışmaktan terlemiş, başından dumanlar çıkıyor.
Dışarıya baktım, kimseyi göremiyorum artık. Annem ağlıyor. Sevinçten mi, üzüntüden mi anlayamıyorum. Üzülüyorum o haline ama kısa sürüyor benimki.
Yolcuların yarıya yakını hemen sarıldılar '' cigaralara ''. Aşağıda eşya yüklemeydi, vedalaşmaydı, soğuktu derken içemediler herhalde. Bir zaman sonra otobüsün içi dumandan gözükmez oldu. İnsanların oynayan siyah beyaz gözleri fark ediliyor sadece… Fabrikayı köyümüze kuramadık ama buraya tesis ettik evelallah. İnanın itfaiyeciler görse bu durumu; yangın var diye dalacaklar içeri hortumla.
O güzelim temiz havadan birden böyle bir ortama girince gözlerimiz kan çanağı gibi oldu. Onlar '' cigaradan '' nefes çektikçe, biz nefes alamaz hale geldik. Sevincimiz kabusa döndü; yoksa çok istediğimiz İstanbul 'a ulaşamadanboğulup ölecek miydik buralarda?… Klima yok tabii ki, camlar da açılmıyor, sadece şoför yanındaki sürgülü cam açılıyor. Özgürlüğümüz kısıtlandı… Aslında hiç kimse kaynağı kendisinde bulunmayan bir kötülüğe katlanmak zorunda değildir ama bu tarihte araç içinde sigara içilmesi yasak değildi maalesef.
İtirazlar çoğalınca, biraz da ''cigara'' hasreti giderilince temiz hava almaya başladık. Başladık ama bu sefer; daha 15 dk. dolmadan çişi gelen çocuklar , ''ööağghhh '' diye yüksek sesle kusanlar, tavuk sesleri, bulunduğu yere alışamayan bir bebeğin sürekli ağlaması, ortadaki eşyaların koku ve görüntüsü vücut kimyamızı bozdu, ''otobüs manyağı'' yaptı bizi vallahi. Başını yastığa koyar koymaz horlayanlar da cabası…
Yolculuğa adapte olanlar yavaş yavaş başladılar muhabbete; yanındaki teyzeye gelininin dedikodusunu yapan mı dersin, hükümeti kuran, bozan mı dersin, sigara tiryakisi bir amcanın da ''avradı boşarım, cigarayı bırakmam'' gibi sözleri mi dersin, askerlik anılarını, köyden çarşıya gelirken yaşadığı zorluğu anlatanlar mı dersin... Daha neler neler…
Hele bir amca var ki önümüzde, sürekli oğlunu methediyor; “ Alamanya“ daçalışıyormuş da, ona Avrupa eşya getiriyormuş da, bol bol Mark gönderiyormuş da. Oğlundan gelen defter büyüklüğündeki radyoyu çantasından çıkarıyor, hava atacak; sesini hafiften açıyor, antenini bir uzatıyor ki neredeyse karşı koltuktaki amcanın gözüne sokacak. Zavallı amcamız zaten göz tedavisi için İstanbul 'a gidiyormuş. Kimisi de yanındaki ile konuşmamak için uyuyor numarası yapıyor. Bazı teyzeler de şimdiden, yaptığı köfteyi ''has ekmek'' le yiyorlar. Bazıları çok hamarat; örgü örüyor.
Babama '' daha çok var mı?''diye sordum, ''hııı'' diye cevap aldım. Demekki çoook var.
Bu kadar şeyden sonra biraz da dışarıyı seyredeyim diye kardeşimle yer değiştirip cam tarafına geçtim, başımı cama dayadım; otobüs eski olduğundan titreşimden dişlerim takır takır birbirine vuruyor korku filmi seyrediyormuşum gibi.
Biraz sonra ''uyh, vayh'' sesleri duyunca gerçekten korku başladı bende; dikkatli bakınca dar, dik, her an aşağı düşeceğiz hissi veren ürpertici bir yüksekliğe çıkıyoruz. Aşağı bakmak cesaret işi inanın; Armelit dağına çıkıyormuşuz meğerse. Sahil yolu yoktu, o kadar dar ve virajlı ki sanki cami minaresi çıkar gibi dolanıp duruyoruz ya da hortuma yakalanmışız da gökyüzünde heyecanla dönerek yükseliyor, tekrar döne döne aşağıya iniyoruz gibi. Şoförlerin halini varın siz düşünün; hidrolik olmayan, kütük gibi direksiyonu çevir babam çevir. Araba eski ve yükü fazla olduğundan“ çatur çutur“ sesleri korkumuza efekt yapıyor.
Ohhh! Sağ salim indik aşağıya… Bir müddet sonra mola verileceği haberini aldık. Şimdiki gibi ikram mikram yok, muavinden bir şişe suyu istemeye cesaret gerekir.
Geldik dinlenme tesislerine. Anons sesleri yükseliyor ama anlayana aşk olsun. Yahu bunlar kurs mu gördüler de hepsi aynı dilde konuşuyor? Bakın aynen şöyle '' Görrdnn sstabb gitmee olnn otts yolcııı, otssünüzz yarmm sss yemm ve ihtçç molls vermmmşşt ,çayll şirkkndirr … Aaff ollss…''. (Türkçe açıklaması: Görele ‘den İstanbul 'a gitmekte olan otobüs yolcuları, otobüsünüz yarım saat yemek ve ihtiyaç molası vermiştir, çaylar şirkettendir… Afiyet olsun.)
Ayaklarımız uyuşmuş, zar zor indik aşağıya. Hemen tuvalete gittim.Tuvalet günümüzdeki gibi fayans kaplı olmadığındanş kirli beyaz badanalı duvar, duvar değil sanki PTT şubesi: Sevgilisinin adını yazanlar, şiir döktürenler, asker tertip numaraları, Almanya 'ya sitem yazıları, küfürlü ifadeler ve de daha ilginç olanı ''duvara yazı yazmayın'' uyarısı vs… Hepsini okumaya kalksan otobüsü kaçırırsın.
Zaman kaybetmeden, tesiste bir şeyler yedik. Yolcuyuz diye yoldular bizi; babamın yüz ifadesinden anladım. Allah 'tan kaptan ve muavinimiz intikamımızı bir nebze de olsa aldılar; Onlardan para almadılar çünkü.
Konuşmalar anlaşılmadığından‘’ bizim otobüsü anons ediyorlardır’’ diye yolcular bir oraya, bir buraya koşuşturuyorlar. Biz de otobüsümüze dönüyoruz. Dışarıdan arabanın üzerine bakıyorum ki, fazla eşya yüklenmiş develer gibi kambur kumbur olmuş.
Otobüsü bulamayan yolcumuz nihayet geldi, hareket ettik...
Yolda bazen dışarıda tanımadığımız insanlara el sallıyoruz, onlar da bize. Geçtiğimiz yerlerde evler, dağlar, taşlar hafızamıza kazınıyor.
Önümüzden tek tük geçen kamyonların arkalarındaki ilginç yazıları okumaya çalışıyorum...
Gece oldu artık. Yoldaki lambalar arabanın içini bir aydınlatıyor, bir kayboluyor… Yarısı uyudu insanların, her zaman kaptanı ayık tutması gereken muavin bile eşyaların üzerinde uyuyakalmış. Bende damla uyku yok, rahmetliKemal Sunal’ ın uyutmaya çalıştığı gibi Adile Naşit gibi açık gözlerim.
İstikamet levhalarını okuyorum, köylerdeki evlerin ışıklarına bakıyorum; ''sıcacık yatakta, battaniyenin altında ne güzel uyuyorlardır'' diye hayıflanıyorum. Belki de orada bir çocuk bizim aracın ışıklarını izliyor, aksine o bize imreniyordur, kimbilir?
Kar yağışı başladı, dışarıyı artık göremiyorum. Uyumuşum; ne kadar uyudum bilmiyorum.
(.............)
Yolculuk bitmek üzere herhalde ki hazırlanmalar başladı. Dışarıya heyecanla bakıyorum; çok katlı binalar, yüksek minareli camiler ve hafif kar görülüyor. Yorgunluktan sevinecek güç kalmadı bizde.
Görele 'den beri uyumakta olan bir amca, çektiğimiz bu zorluğu hiç fark etmemiş olacak ki gözünü açar açmaz: ''Kuş gibi geldik yahu'' diye gülümsüyordu.
Topkapı 'daki otogardan evimize sağ salim geldik çok şükür.
Evet, sevgili dostlar. Zamanında yollar daha uzun, bakımsız ve tehlikeli idi. Şimdi ise yollarımızın özelliğini çoğunuz biliyorsunuz. Nereden nereye geldik dedirten bugünkü otobüslerimiz uçaktan daha konforlu, bizlere zevkle yolculuk yapma olanağı sağlıyorlar.
Geçmişte ve günümüzde bizi varmak istediğimiz yerlere ulaştıran bütün firma sahibinden, kaptanına, muavinine ve daha birçok ilgiliye selam olsun…